Ahlaksız Bir Dadı – Türk Sineması

Sonra filmlerde “bilge” figürü değişti. Bizim bilgelerimiz ak sakallı, ak sarıklı dedeler iken, şarapçı ve berduş, balıkçıllara dönüşüverdi. Aksakallılar ne mi oldu? Tabi ki üç kağıtçı, müfteri ve müzevir.

avatar
26 Ocak 2017
30 Paylaşım 976 Okunma

Yurtdışında hemen hemen kendi ismini, sadece ismini duyurmuş ülkeler bile (Afrika dâhil) sinema tarihinde bir yer işgâl edip, film koleksiyoncularının DVD raflarında gerek siyah gerekse renkli olarak yerlerini almışken Türk sineması hemen hemen hiç yoktur. Bu durumdan da en çok suçlu olması gerekirken pişkin bir şekilde şikâyet eden de yine rejisöründen ışıkçısına, aktöründen senaristine Türk sinemacılarıdır.

Evvelâ sinemamızı tanıyalım. Türk sinemasını tanımlamadan evvel de dünya sinemasını kabaca aktaralım. 19. Yüzyılda fotoğraf makinesi icâd edildikten birkaç on yıl sonra fotoğraflar peş peşe sıralanarak resimleri hareketlendirmek akıllarına gelmiş bu aklıevvellerin ve sinemanın icâdı işte böyledir. O zamana kadar sahte ve gerçek ayrımını gözleriyle yapan insanoğlu ilk gösterime giren “İstasyondan Tren Kalkması” sahnesinde ezilme tehlikesiyle ayaklanarak feryad-ü figân hâlde gözlerinin dahi yanılgıya düştüğünü anlamıştır.

Buraya kadarki safha sinemanın teknik ve bilimsel kısmıyla daha ilgilidir. Bundan sonra sanat devreye girmiştir ve filmler yapılmaya başlanmıştır. Bizi ilgilendiren kısım da buradan sonra devreye girer.

Şarlo’lar, Potemkin Zırhlısı hep bu devrin malzemeleridir. Ve her seferinde beynelmilel ideolojik mesajlar vardır. Komünizm ve kapitalizm sınırları olmayan iki ideolojidir. Sınırları olmadığı için de tüm insanlığa hitap eden işler yapmaya başlamışlardır. Aynı bir füzenin dünyada nereye düşerse düşsün insana aynı zararı vermesi gibi. Burada kendi içinde ayrılmışlardır.

Sovyetler mesajlarını apaçık verirken ABD mesajını insancıllık, sevgi kavramları işlerken detaylarda vermiştir. Yöntemler kendi içlerinde tartışılır lâkin ortak noktaları bütün insanlığa hitap etmeleridir.

I. Dünya Savaşı’nda o kadar olmasa da ikincisinde, Soğuk Savaş zamanında, Vietnam’da, Kore’de ve Irak’ta sinemada yeni bir cephe olarak açılmıştır. Doğu Cephesi, Batı Cephesi, Sinema Cephesi… (Sağlık ve gıda cepheleri vardır ve henüz konumuza dâhil değildir.)

Peki biz bu sahrada hangi vahayı tuttuk? Tabi ki de çölün en ıssız en verimsiz yerlerini. Sanat toplumu şekillendirmiştir. Bu sanat anatomisinde vardır. Rönesans insanları daha okur yazar yapmıştır mesela Avrupa’da. Yahut başka şekillerde daim sanatçılar toplumu güzelleştirmek adına çalışmışlar ve bu toplumlar da sanatçılarını gönüllerinde önemli mevkilere getirmiştir. Dünyada sanatçının konumu bu iken bizde bundan daha mükemmeli idi. Öyle sanatkarane bir topluluk ki en büyük şairleri padişahlardır. Ve şairler padişahlar gibi ağırlanır. Yine padişahların yazıları halkın ibadet ettiği camileri süsler. İşte burada sinema devreye giriyor. Maalesef Osmanlı toplumu müeddep halindeyken sinemayla tanışamadık. Biz çok sonraları tanıştık. Bu sefer halkı eğitmek şöyle dursun, mevcut olanı da büsbütün bozacak bir dezenformasyon getirdi. Şöyle ki evvelden kadınlar gazetelerde erkek resmi gördüğünde dahi yüzlerini kapatır, gençlerin flörtü şöyle dursun konuşmalarını edepsizlik addederken filmde Hülya Koçyiğit’in kocasını aldatarak Tarık Akan’la beraber kaçması ve bulunduklarında dövülmelerine vahlanır hâle geldi. Herhangi köy temalı bir filme bakın. Kötü karakter İslami tesettür içindeyken iyi karakter yarı kapalı yarı açıktır. Eskiler daha filmin başından notlarını verir, bu iyi, bu kötü derdi. Tabi filmin sonunda iyi ve kötü yer değiştirdi. Şimdi film başlarken baştan anlıyoruz hafifmeşrep kadının iyi karakter, kapalı kadının kötü karakter olduğunu…

Sonra filmlerde “bilge” figürü değişti. Bizim bilgelerimiz ak sakallı, ak sarıklı dedeler iken, şarapçı ve berduş, balıkçıllara dönüşüverdi. Aksakallılar ne mi oldu? Tabi ki üç kağıtçı, müfteri ve müzevir.

Hababam Sınıfı’nın mucidi Rıfat Ilgaz, Kastamonuludur ve sanki intikam alırmışçasına salak karakteri Kastamonu’nun en büyük velisi olan Şaban-ı Veli Hazretleriyle adaş yapmıştır ve Hababam Sınıfı’ndan beri Şaban ismi hemen hemen hiç kullanılmamaktadır. Şaban ismindeki tanıdıklarınıza bakın, en genci kırk yaşlarındadır. Aynı zamanda bu Şaban karakteri sınıfın içindeki en dindar olanıdır. En dindar ve en salak. Sanki bu ikisi birbirinin ardılıymış gibi algılar izleyen…

Zühtü (Manası çokça ibadet eden, züht ehli) adında bir edebiyat öğretmenleri vardır ve biraz dindardır. Uzatmayalım. Çocuklara siz o çok beğendiniz Gençliğe Hitabe’yi bile okuyamazsınız der. Çocuklar nispet yapar gibi hep bir ağızdan ayağa kalkıp okur. Mesaj şu: Sen zina yaparsın, saygısızlık yaparsın, dersine çalışmazsın ama devletin ideolojine bağlı kalmak zorundasın. Bir ideoloji, ahlak kuralları çerçevesinde hareket eder. Fakat bizim ideolojimi klişelerden ibarettir. Yani her türlü melaneti yap ama Gençliğe Hitabe’yi ezberlersen vatanperversin.

Başka bir film örneklemesi yapalım. Kemal Sunal, Tarık Akan, Emel Sayın, Adile Naşit, Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Perran Kutman, Halit Akçatepe gibi Türk sinemasının baş aktörlerinin oynadığı Mavi Boncuk filmi…

Ne kadar güzel, ne kadar masum bir film dersiniz. Acaba öyle midir? Filmin kısaca konusu şöyle: Bizim ekip bir gazinoya girerler ve para veremeyip dayak yerler. Bunun üzerine intikam almaya karar verirler ve Emel Sayın’ı kaçırıp fidye isteyerek verilen parayla “garibanlar da nasiplensin” diye bir gazino açacaklardır. Sloganları: Eğlenmek Garibanların da Hakkı. Bir başkasının parasını çalacaklar ve bu parayla gazino açacaklar…

Bununla birlikte filmlerden sonra kız kaçırmalar da yaygınlaşmıştır. Çünkü hangi Türk filmine bakarsanız onundan sekizi bir şekilde kız kaçırma içerir. Evlilik var mıdır? İşte bu şaibeli bırakılan nokta orasıdır. Çünkü Türk sinemasında düğün görürseniz bilin ki bunun çoğu sevdiği kadının evlendiği düğünler olup karamsar sahnelerdir.

Bu ve bunun gibi nice örnekleriyle Türk sineması Türkten çok Türk düşmanlarının işine yaramıştır.

Bizden edebi, ne işgal yıllarının düşmanı ne şapka kanunu ne yazı değişikliği ne de hocaları asanlar alamamışken, işte bu Türk sineması almıştır. Çünkü her eve girmiş, her kadının yüzüne bakmış ve her Türk evladını bu mel’un dadı büyütmüştür.

İlginizi çekebilir

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)
Müzik
21 paylaşım1,103 okundu
Müzik
21 paylaşım1,103 okundu

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)

Mücella Yazan - Oca 01, 2018

Itri musikimizin Süleymaniye’si ise, Zaharya da Sultanahmet’idir. Yahya Kemal 18. yüzyılın başında ulus-devlet dönemi başlarken çokuluslu bir imparatorluk olan Osmanlı…

Gün
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım973 okundu
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım973 okundu

Gün

Erhan - Kas 02, 2017

Vakit geldi. Ben mekâna biraz geç intikal ettiğimden sadece arka sıralarda yer kalmış olduğunu gördüm. İşime gelir. Oturdum ve üzerine almak istediğim kitapları yazdığım not defterimi çantamdan çıkardım.

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım760 okundu
Hikâyat
0 paylaşım760 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Yorum Yaz

Your email address will not be published.