Ardahan’dan Alamanya’ya

Rivayet edilir ki çobanın biri Kars’ta sürüyü otlatırken tren geliyor âniden, sürüyü ortadan biçiyor gidiyor. Akşam oluyor, tabi her evden üç tane beş tane koyun eksik. Köylüler ne olduklarını soruyor. Çoban da diyor ki: “Yav siz benim gördüğüm Allah’ın âfatını görseydiniz ödünüz kopardı. Dua edin ki dikine geldi, enine gelseydi hepsini götürürdü.”

avatar
22 Ocak 2017
14 Paylaşım 610 Okunma
1 Comments

I. Dünya Savaşı’nın, selefi olan birincisine nispeten yıkıcı gücü daha şiddetli vuku bulmuş ve neredeyse tüm dünyayı etkileyen ekonomik, sosyal ve psikolojik çöküntülere sebep olmuştur. Savaşa katılan onlarca ülke bu etkileri doğrudan hissederken, savaşın varlığına dolaylı olarak dâhil olan devletler de yine o ölçüde bu yıkıcı izleri bünyesinde yaşamıştır. Almanya, II. Dünya Savaşı’nın baş müsebbibi olan devlet konumunda olduğundan, şüphesiz ki bu yıkıcı etkiyi en fazla yaşayan devlet olmuştur. Ayrıca yine I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, Almanya’nın bu ikinci büyük savaşta da yenilmesi, ülkenin tarumar olmasına ve ciddi sorunların kalıcı izler bırakmasına sebep olmuştur. Fakat Alman ulusunun çalışkanlığı ve hatta artık deyimleşmiş olanAlman Disiplinisayesinde Almanlar, ülkelerini tekrar ayağa kaldırmış ve şu anda dünyada sözü geçen birkaç Avrupalı devletten biri yapmıştır. Burada önemli olan husus, yeryüzünün bugüne kadar gördüğü en yıkıcı savaşlardan olan II. Dünya Savaşı’ndan yenik ve parçalanmış olarak çıkan III. Reich’in, salt kendi iç unsurları sayesinde mi tekrar toparlanmayı başardığı meselesidir. İşte, bu noktada Anadolulu Türkler karşımıza çıkmaktadır.

1960’lı yıllardan itibaren Alman ekonomisini ayağa kaldıran en büyük etmenlerden olan Türk işçileri, evlerini bırakıp çalışmak için gurbete giden ve büyük çoğunluğunu köylü gençlerimizin oluşturduğu geniş bir kitleydi. Neredeyse Anadolu’nun dört bir yanındaki her köyden bir işçi çalışma izni ve isteği için İş Bulma Kurumu’na başvuruyor, ve bunu görenler de bu halkaya dâhil oluyordu. Böylece Türkiye’den Avrupa’nın bağrına giden işçi sayısı her geçen gün artmış ve bu da ülkemizin dışa açılmasının ve teknolojiyle tanışmasının ikinci en önemli nedeni olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı devrimler bu dışa açılmanın ilk halkasını oluşturmuş, ikinci halkayı ise Almanya’ya giden Türk işçilerinin yurda dönmeleri gerçekleştirmiştir. Üçüncü halka yıllar sonra Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı sırasında yaşanacak ve Türkiye, teknolojiyi takip edebilecek konuma gelecektir. Yavaş yavaş teknoloji üretip bilgi satma eğilimi gösterdiğimiz varsayılırsa, bu halkalar zincirinin yavaş da olsa gelişmemize katkı sağladıklarını aşikârene görürüz.

Türkiye, Almanya ile işçi protokolünün imzalandığı dönemden sonra birçok işçi çalışmak için başvuruda bulunmuştur. Başvuran işçi namzetlerinin nitelik bakımından ortak bir özellikleri yoktu. Hatta bir çoğu, köyde koyun sürülerini gütmeyi bırakıp çalışmak isteyen insanlardı. Bazıları askerde teknik mânâda eğitilmiş bazıları da el becerisi gerektiren işlerde daha önceden ustalaşmışlardı. Fakat yine de Almanya’ya giden tüm işçilerimizin ortak bir özelliği vardı: Anadoluluk…

Bu kısmî sözlü tarih çalışması, 1960’larda Ardahan’ın Hanak ilçesine bağlı Sulakçayır Köyü’nde mukim olan Cevat Kaya Ataman’ın, Anadolulu işçilerin teknik bakımdan tekâmül eden en yetkinlerinden olması hasebiyle büyük yardımları olarak hazırlanmıştır. Çalışmamız mülâkat şeklinde olup, soru cevap formuna uygun biçimde yazıya aktarılmıştır.

Mülâkat

I. Bölüm

Gürkan Canpolat: Almanya’ya Türk işçi göçü, bildiğiniz üzere Türkiye’nin siyasî ve sosyal tarihi açısından son derece mühim bir konudur. Siz de bu göç dalgasının ilk ayaklarından olduğunuz gibi, yurda kesin dönüş yapanAlamancılar’dan oldunuz. Böylece Türkiye ekonomisini, yurtdışında gördüğünüz teknoloji ya da kazandığınız para ile canlandırma harekâtına giriştiniz. Bu bir bakıma yararlı da oldu. Benim merak ettiğim ilk husus, sizden önce Almanya’ya giden bir grup daha var ve tabi onlardan da önce kaçak yollardan göç etmiş olanlar… Köyünüzde, sizden önce çalışmak için Almanya’ya gitmiş olan var mıydı?

Cevat Kaya Ataman: Türkiye’nin birçok noktasında olduğu gibi, bizim köyde de vardı tabi. Zaten ben de onları görerek, askerden sonra Almanya’ya işçi olarak gitmeye karar verdim.

G.C.: Peki, sizden önce gitmiş olanlar, siz henüz köyünüzdeyken Almanya’dan izin alarak köye geldikleri oluyor muydu?

K.A.: Geldiklerini hatırlıyorum. Hatta gelenler, Almanya’dan teyp getirmişlerdi. Köydeki halkın böyle bir şeyi görmediği için merakla teybin başında toplandıkları olurdu.

G.C.: Almanya’ya gidenler hangi vasıtaları kullanmak zorundaydılar?

K.A.: O zaman en çok tren kullanılırdı. Otobüs yolculukları sonra sonra çıkmaya başladı. Uçak da vardı ama hem sefer sayısı çok az hem de pahalıydı. Türk Hava Yolları’nın birkaç tane küçük uçağı vardı, bir de Alman bir havayolu şirketinin seferleri bulunuyordu. Fakat Türkiye’de havalimanı sıkıntısı da vardı. İstanbul Yeşilköy’de bulunan eski havalimanından kalkardı uçaklar. Tren her türlü avantajlıydı. Sirkeci’den binilen trenle Almanya’nın içlerine kadar gidilirdi.

G.C.: Trenlerin sefer sıklıkları?

K.A.: Günde bir ya da iki tane yurtdışına giden tren seferi vardı. Biz Almanya’ya gittiğimiz zamanlarda günde iki dolu tren (800-1000 kişi) hareket ederdi.

G.C.: İstanbul – Kars seferini yapan ekspres var mıydı?

K.A.: Doğu Ekspresi çok sonraları çıktı. O zamanlar posta treni vardı. Her gün bir sefer yapar, bu sefer de yaklaşık üç gün sürerdi. İstanbul’dan doğuya hareket akşam saat 21.00-22.00 gibiydi. Kars’tan Sarıkamış’a kadar büyük tren kullanılıyordu. Raylar Rus yapımı olduğu için bizim trenler o raylara uymazdı. Sarıkamış ile Horasan arasında da tekrar küçük tren kullanıyordu. Kışın kompartımanlarda kömür yakılır, ısınılırdı.

G.C.: Tren fiyatları hatırınızda mı?

K.A.: Askeriye sürüsü vardı, onlar parasızdı. Yine derece derece trenlerin fiyatları değişiklik gösteriyordu. Ben oturaklı olan orta sınıfta giderdim. İstanbul-Kars arası tren biletinin fiyatı o zamanlar otuz iki ya da otuz üç liraydı diye hatırlıyorum.

G.C.: Koyun gibi küçükbaş hayvanlar da getirilir miydi trenle?

K.A.: Tren ile de olurdu, Hopa’dan vapur ile de İstanbul’a gönderilir kesimleri orada yapılırdı.

G.C.: Kars’a trenin ilk gelişi de meşakkatlidir. Hep dinlediğimiz mizahî bir öykü var. Yaşanmışlığı tartışılır. Onu da anlatır mısınız?

K.A.: Rivayet edilir ki çobanın biri Kars’ta sürüyü otlatırken tren geliyor âniden, sürüyü ortadan biçiyor gidiyor. Akşam oluyor, tabi her evden üç tane beş tane koyun eksik. Köylüler ne olduklarını soruyor. Çoban da diyor ki: “Yav siz benim gördüğüm Allah’ın âfatını görseydiniz ödünüz kopardı. Dua edin ki dikine geldi, enine gelseydi hepsini götürürdü.”

G.C.: Askerliğiniz? İki yıl yaptınız değil mi?

K.A.: Evet, iki yıl yaptım. Eskişehir’de de bulundum. Fakat daha sonra dört ay boyunca Balıkesir’deki fabrikaya kurs görmem için gönderildim.

G.C.: Ordonat fabrikası değil mi?

K.A.: Evet, ağır bakım. Teknik işlerde becerimi burada artırdım. Kursun da epey yararı oldu. Daha sonra Almanya’da epey işime yarayacaktı bu. Balıkesir Ağır Bakım Fabrikası çok ısrar etti, terhis olduktan sonra burada kal diye. Hemen babama mektup yazdım, köye. Babam izin vermedi. Terhisini al, köye gel diye.

G.C.: Peki Almanya hikâyesi nedir?

K.A.: 57 yılında kaçak işçi götürüyorlardı. Posof’tan gidenler vardı. İlkokul mezunu ve bekâr olmak ve askerliğini bitirmek şartı vardı. Babama, Almanya’ya gitmek istediğimi söyledim. Tepkisi yine bilindik gibiydi. Gâvur memleketine gitmeme izin vermedi. Fakat yine de 61 yılında Erzurum’da İş ve İşçi Bulma Kurumu’na Almanya’ya çalışmak için başvurdum. Bu arada 1960 yılında da evlenmiştim.

G.C.: İş Bulma Kurumu’ndan cevap ne zaman geldi?

K.A.: 63 yılında cevap geldi. Erzurum’a görüşmeye gittik. Bu, ön mülâkat gibi bir şeydi. Doktor muayenesinden geçtik. Askerdeyken ön dişimi kırmıştım ve bir de bacağımda varis vardı. Bunlar sorun yaratabilir diye, Erzurum’daki Türk doktorlar bu sorunları hâlletmemi söyledi. Varis olayını hemen o günlerde çözerek köye geri döndük. Yanımda bizim köyden birkaç işçi namzeti de vardı tabi. Aradan iki ay kadar geçti, Erzurum’dan tekrar çağırdılar. Bu sefer Ardahan’da dişimi de yaptırayım diye düşündüm. Askeriye doktoru vardı orada. Bir tanıdığımız vasıtasıyla ona gittim. “Ben vidalı bir diş yapayım sana” dedi ve bir şeyler yaptı. Ertesi gün kahvaltı yaparken diş yerinden çıktı. Bu arada Erzurum’a gittik. Kurum bize, birkaç günümüzün daha olduğunu, onların bizi çağıracaklarını söylediler. Tekrar Ardahan’a döndük. Doktorun yanına gittim. Dişin yerinden çıktığını söyledim. Doktor, başka bir şey yapamayacağını söyledi. Paramı geri aldım. Doktora çıkan dişi ne yapayım diye sordum. At onu dedi. Ben atmadım, cebime koydum. Aradan zaman geçti, Erzurum çağırdı. Kâğıtlarımızı aldık, doğru İstanbul’a gittik. Tophane’de tekrar muayene olduk. Bu sefer Alman doktorlar yapıyor muayeneyi. Ben de cebimdeki dişi çıkardım yerine taktım. Muayeneyi öylece atlattık…

II. Bölüm

G.C.: İlk bölümde biraz daha genel konulara yoğunlaşmıştık. Şimdi Almanya mes’elesine geri dönelim izninizle…

K.A.: 1961 yılında yurtdışında çalışmak için müracaat ettim. On birinci ay 1963’te istek kâğıdım geldi. “Gel, Erzurum’da sıhhi muayeneden geç. Muayeneyi kazandıktan sonra Almanya’ya sevkiniz başlayacak.” Kurum, bizi numune hastanesine sevk etti. Muayeneden geçtikten sonra artık son bir engel kalmıştı: İstanbul’daki muayene. Oradaki heyette de  on gün kalıp, muayeneyi geçtikten sonra artık Almanya’ya işçi olarak göç etmeye hazırdık. Sirkeci’ye gittik, öğlene doğru tren hareket etti. Kırk sekiz saate Münih’e vardık. Orada yaklaşık sekiz yüz kişiyi trenden indirdiler. Almanlar bizi bando ile karşıladılar. Daha sonra geniş salonları olan bir yere gittik, bize yemek getirdiler. Et gördüğümüz an, domuz eti diyerek atıyorduk. Yedi – sekiz saat orada kaldıktan sonra firmanın otobüsleri geldi. Herkesi çalışacakları bölgelere göre ayırıp otobüslere bindirdiler.

G.C.: Almanya’da ilk gözlemledikleriniz neydi?

K.A.: Almanlar, Türk gelmiş ama Türk nedir diye gruplar hâlinde bizi seyretmeye geliyorlar. Biz, lojmanlara geldik. Lojmanlar muazzam güzeldi. Yataklar tüy gibi… Köydeyken yerde de yatılır, döşekte de yatılır, koyunun üstünde de altında da yatılırdı.

G.C.: Peki, Almanya’da çalışmaya nasıl başladınız?

K.A.: Sistemli bir şekilde bizi çalışmaya alıştırdılar. İlk önce bizi yerin sekiz yüz metre altına indirdiler. İki gruba ayırdılar bizi, tercümanımız da vardı. Alman görevliler bize Türkiye’de ne iş yaptığımızı soruyorlardı. Benim bu konuda bilgim ve becerim vardı. Tercümanlardan hangi mesleğe ne deniyor diye daha önceden öğrenmiştim. Almanlar sorduğu zaman söyledim hemen askerde yaptığım mesleği. Beyaz şapkalı Alman bir görevli yanıma geldi. Meslek ile ilgili evrakın var mı, diye sordu. Var ama Türkiye’de olduğunu söyledim. Getirmemi istedi evrakı. Böylece ben askerdeki bonservisim ile Almanya’da meslek sahibi olmuştum. Biraderim bu arada Almanya’ya gelmek istiyordu. Çalıştığım maden de işçi alımı yapmıyordu. Ben böylece madenden ayrılarak fabrikaya girdim. Biraderime de işçi alımı için istekte bulunduk. İzin kâğıdının çıkması biraz uzadı. Ben de hanımı ve çocukları almak için izin istemiştim. İki izin de hemen hemen aynı anda çıktı. Hanım ve çocuklar geldikten iki gün sonra birader de geldi Almanya’ya.

G.C.: Oradayken başınızdan geçen ilginç olaylar olmuştur muhakkak. Anlatır mısınız?

K.A.: Almanya’ya artık iyice alıştığım dönemlerdi. Bir gün karnım acıktı, lokanta gibi bir yere gittim. Tavuk yemek istiyordum. Lokantaya biri geldi. Her hâliyle Türk olduğu belliydi. Garson bayan ona doğru gitti, ne istediğini sordu. Adam, “Iğğğ ıığğğı ığğrrr ığrrr ırrr” gibi tavuk sesi çıkarıyordu. Garson adamın ne istediğini anlamayınca bana doğru geldi. Hangi milletten olduğumu ve adamın ne istediğini bilip bilmediğimi sordu. Dedim ki, böyle ses çıkarıyor ve Almanca bilmiyorsa tavuk istiyordur. Kadın garson gülerek tekrar adamın yanına gitti. Adam aynı sesi çıkardıktan sonra, tavuk getirip adamın masasına bıraktı.

Bir keresinde de Almanya’daki Türk işçi arkadaşlarla dolaşıyorduk. Karnımız acıktı ve yine bir lokantaya gittik. Yarım tavuk ısmarladık kendimize. Lokanta da tavuk yiyen bir bayan grubu vardı. Tabi onlar kibarca çatal bıçak kullanıyor. Bizim beyler de başladılar bıçakla yemeye. Ben aldım tavuğu elime, bir oradan bir buradan tavuğu bitirdim. Aradan on dakika geçmedi, o bayan grubundan birisi kalktı yanıma geldi. “İsminiz nedir?” dedi. Benim ismim Cevat dedim. “Peki, bir yarım tavuk da ben söylesem yer misin?” Yerim dedim. Ismarladı, tavuğu yedim. Sonra o masadan biri daha geldi “Ben de ısmarlasam yer misin?” dedi. Yerim dedim. Onu da yedim. Sonra üçüncü kadın kalktı “Ben de yarım tavuk ısmarlamak istiyorum.” dedi. Yok. Olmaz dedim. Böylece bir buçuk tavuk yemiş oldum o gün.

G.C.: Amaçları neymiş peki tavuk ısmarlamakta ki?

K.A.: Benim tavuk yemem hoşlarına gitmiş. Onu görmek için ısmarlamışlar.

G.C.: Almanya devri kapandıktan sonra, Türkiye’de neler yaptınız?

K.A.: Öncelikle, daha Almanya’da iken İstanbul’da apartman yaptırmaya başlamıştık birader ile. Er geç Türkiye’ye döneceğimi bildiğim için de İstanbul’da iş kurmayı düşünüyordum. O sıralarda tekstil furyası yeni yeni başlamıştı. Küçük işletmeler büyüme aşamasındaydı. Almanya’dan makineler getirttim. Tekstil işinden anlayan bir de dostumuz vardı. Ben de teknik işlerden anladığım ve azimli olduğum için, çocuklarla topyekun bu işi kotarmak için kolları sıvadık. Bir yer kiraladık. İlk atölyemizi açtık. İşler iyiye gitmeye başladı. Ben, tekstil işinden hiç anlamasam da işin bizzat içinde piştim. Öğrendiğim çokça şeyler oldu. Almanya’da kazandığım paraların da bu işin tutmasında yardımı oldu elbette. İşçilikten patronluğa doğru birçok şey öğrenmiştim. İşimde başarılarla dolu zamanlar geçirdim. Fakat çok çalıştım. Bir makine bozulduğu zaman sabaha kadar çalışır onu yapardım. Doksanlı yılların sonuna doğru işlerimiz bozulmaya başladı. Özellikle iki binli yıllar bize hiç yaramadı. Hem küçük ve orta ölçekli şirketlerin büyük şirketlerle rekâbet edememesi hem ekonomik kriz işimizi durma noktasına döndürdü. Maalesef iki binli yıllarda da atölyemizi kapatmak zorunda kaldık.

 

İlginizi çekebilir

Şahmaran Söylencesi
Hikâyat
2 paylaşım747 okundu
Hikâyat
2 paylaşım747 okundu

Şahmaran Söylencesi

Orhan Bahçıvan - Haz 19, 2017

Bazılarına göre İran kaynaklı bir masaldır. Bazılarına göre de Mısır kaynaklıdır. Anadolu toprakları üstünde yüzlerce çeşitlemesi bulunan, Şahmaran anlatımının geçtiği yer olarak Tarsus şehri gösterilir.

Babacığım
Deneme
0 paylaşım149 okundu
Deneme
0 paylaşım149 okundu

Babacığım

Hayat Can - Haz 18, 2017

Hakikat demişken... Kendi hakikatimi ararken ben, benimle sabah ezanlarına kadar yorulmadan yaptığın kıssalarla dolu sohbetini özledim. Evet.

Ân – Açık Parlak Sarı
Dem
2 paylaşım160 okundu
Dem
2 paylaşım160 okundu

Ân – Açık Parlak Sarı

Hayat Can - Haz 17, 2017

Cebinden sigarasını çıkarırken sağ bacağını sol bacağının üzerine attı ve ayn'anda karşısındaki eski çamın dallarına konuşlanmış kahverengi siyah sokak güvercinini gördü.

1 Yorum


Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.