Emîr Timur Gürkân (Küregen)

Şimdi senin etrafındaki Semerkant'a bir bak hele, dünyanın kraliçesi değil mi?

avatar
23 Ocak 2017
66 Paylaşım 1,158 Okunma
Şimdi senin etrafındaki Semerkant’a bir bak hele,
Dünyanın kraliçesi değil mi?*

Cengâver yetiştirmek hususunda oldukça cömert Orta Asya coğrafyasında doğan ve adı, Anadolu Türkleri gibi tüm dünya ulusları için de önem arz eden Timur,  günümüzde hâlâ daha gıpta, kin ya da korku ile bakılan tarihi şahsiyetler arasında yer almaktadır. 9 Nisan 1336 tarihinde, günümüzde Özbekistan sınırları arasında yer almakta olan Şehrisebz’in Hoca Ilgar köyünde doğmuş olan Timur’un babası Barlas aşiretinin emîri Turagay, annesi ise Tekina Hatun’dur.[1]

Timur’un Türk mü ya da Moğol mu olduğu konusunda tarihçilerin tam bir ittifak içerisinde olduğunu söyleyemeyiz. Ancak kendisine verilen Timur[2] isminin, Türkçe bir kelime olarak[3] en erken 735 yılında Kül Tegin Yazıtı’nda kullanıldığını görebilmekteyiz: “… geçerek demir kapıya kadar sefer ettim.”[4] İsim hususunun nesep belirlemede tek ve yeterli bir delil olamayacağı gerçektir. Kaldı ki Timur’un inkişafa geçtiği Mâverâünnehir, 14. yüzyılda Türk-Moğol gelenekleri ile Animizm-İslâm inanç sistemlerinin, yâni kısaca kozmopolit bir yapının etkisi içerisindeydi. Ancak Timur’un, ideasını gerçekleştirmek adına bir meşruiyet aracı olarak kendi soyunu Cengiz Han’a dayandırmasına da şüphe ile yaklaşmak gerekir. Bu bağlamda muasır kaynaklar ve Gûr-i Emîr**‘deki kitâbenin ittifak ettiği üzere Timur’un şeceresi Tumanay Han ile Cengiz Han’a bağlanmaktadır: “Emîr Timur Gürkân b. El-Emîr Taragay b. El-Emîr Berkel b. El-Emîr Aylangız b. El-Emîr İcil b. Karaçar Noyan b. El-Emîr Suguççin b. El-Emîr İrdemci Borula b. El-Emîr Kaçulay b. Tumanay”[5] Hülâsa, Timur’un; yaşayış tarzı, aile yapısı ve eski Türk-Moğol geleneklerini taşıyan emareler doğrultusunda Türkleşmiş bir Moğol olabileceği ihtimali en mantıklı izâh olarak görünmektedir.

Bu büyük askerin soyu hususunda tartışmalar hiç dinmemiştir. Rus tarihçi Wilhelm Barthold başta olmak üzere kimi şarkiyatçılar, Emîr Timur’un gençliğinde küçük çetesiyle yol kesip hırsızlık yapan biri olduğunu ve soyunu Cengiz Han’a bağlamak için sahte şecere düzenlediğini ifâde etmişlerdir.[6] Doğu Roma kaynaklarında da Timur’un; gençliğinde at bakıcılığı ve saman ticareti ile uğraştığını, bu sırada pis işlere bulaştığını, becerikli bir at hırsızı olduğunu, bir hırsızlık esnasında duvardan atlamaya çalışırken ayağını kırıp topal kaldığını, soygunculuk yapan bir çetenin reisi olduğunu, çapulculuktaki başarılarından dolayı hükümdarın dikkatini çektiğini ve başkomutan olarak atandığını belirten bilgiler yer almaktadır.[7] Bununla birlikte yaralanması ile ilgili muhtelif rivâyetlerin o dönemde de konuşulduğu anlaşılmaktadır. Esâsen, Timur’un babasının bir Çağatay aşireti emîri olması, annesinin de tanınmış bir aileden gelmesi gibi hususlar, gençliğinde çapulculukla iştigal etmesini pek münâsip kılmamaktadır.[8] Bunun yanı sıra soyunun Cengiz Han’a bağlanması ya da öyleymiş gibi yazılması ise tamamen hükümranlık anlayışı ile soyunu değerli kılmak isteğinden ileri gelmektedir.[9]

Kendi adıyla anılacak olan devletini kurmadan önce   Mâverâünnehir’deki Moğol-Çağatay çatışmasından istifâde eden Timur, Cengiz Han soyundan bir hatun ile evlenerek damat anlamında kullanılan Küregen (Gürkân) unvanını da uhdesine almıştır. Orta Çağ Moğol hükümranlık anlayışına göre Cengiz soyundan gelmediği için Han unvanını kullanamamış ve devletinin başına kukla da olsa o nesepten gelen birini oturtmakta bir beis görmemiştir. Bu nispetle kendisi emîr, hakan, bey ya da yukarıda bahsi geçen küregen gibi unvanları kullanmıştır. Gençliği esnasında katıldığı mücadelelerden birinde sağ kol ve bacağından yaralanması sonucu kendisine Aksak Timur ya da Timurlenk de denilmiş ve Batı’da ise daha çok Tamerlane olarak tanınmıştır. Timur’a atfedilen bir diğer unvan sahibkıran ise; güçlü hükümdar ve yıldızlar tarafından bahtına hükmedilen anlamlarına gelmektedir. Eski Doğu toplumlarından kalma inanışa göre, Jüpiter ile Venüs yıldızlarının aynı hizada bulunduklarında dünyaya gelen kişilerin sahibkıran olacağı düşünülür.[10] Timur’a da, Cengiz Han gibi sahibkıran denmiş ve cihangir unsuru ön plana çıkartılmıştır. Timur’un, devletini 9 Nisan 1370 tarihinde kurması da (doğum tarihinin aynı güne atfedilmesinden mütevellit) bu sahibkıran anlayışına bağlanabilir.

Devletten Önce

Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın çocuklarından olan Çağatay’ın ismi ile anılan Çağatay Hanlığı, Mâverâünnehir’deki hâkimiyetini Timur’un zamanından önce fiilen kaybetmiş ve yönetim yerel emîrlerin eline geçmişti.[11] Ekseriyeti Türk ve Müslüman olan bu emîrlikler, devlete kukla hanlar atamakta ve Çağatay hânedanını yerleşik hayata mecbur kılmaktaydı.[12]

Timur’dan önce Barlas aşiretinin erk unsurunu kaybedip geri plana düşmesi ve sonra Timur gibi parlak bir gücün zuhur etmesi, mezkûr aşiretin yeniden siyasî itibar kazanmasını sağlamıştır. Bu durumda Timur, saltanatının başladığı 1370 yılına kadar aşiretler arasındaki kavgalardan yararlanmış, lüzumlu gördüğü kişilerle sıhriyet bağı kurmuş ve Moğol-Çağatay çatışmasından faydalı bir siyaset oluşturmuştur. Bölgenin karışıklığından faydalanmak isteyen Doğu Çağatay hükümdarı Tuğluk Timur’un Mâverâünnehir’i işgal etmesi neticesinde bölgeyi terk eden kimi emîrler karşısında Timur ona biat etmiş ve karşılığında ata yurdu kendisine bırakılmıştır. Tuğluk Timur daha sonra bölgeye yeniden gelmiş ve oğlunu Mâverâünnehir’in idaresine tayin etmiş, Emîr Timur’u da kendi hizmetine almıştır. Ancak Tuğluk Timur’un oğlu İlyas Hoca’nın bölgeyi yönetmekte kullandığı zorbalık karşısında Timur, Emîr Hüseyin ile birlikte Belh ve Keş şehrini ele geçirmiştir. 1370 yılına gelindiğindeyse Emîr Hüseyin ile arası açılan Timur, yukarıda bahsedilen gelenek icâbı Cengiz Han soyundan gelen Suyurgatmış’ı hanlık makamına oturtmuş ve Semerkant merkezli devletini kurmuştur. [13] Suyurgatmış’tan sonra hanlık makamına Mahmud’u geçirecek olan Timur, fermanlarda da genellikle “Suyurgatmış ya da Mahmud Han’ın emriyle Emîr Timur Küregen irâde buyurur ki” ifâdesini kullanmış ve Mahmud Han’dan sonra da bir daha yeni han atamamıştır.[14]

Emîr Timur’un Devleti

Timur’un hâkimiyet anlayışında, devletini Cengiz Han’ın egemen olduğu topraklara eriştirmek gayesi rahatlıkla okunabilmektedir. Bu mefkûre doğrultusunda eski Moğol hâkimiyetindeki topraklar üzerinde hak iddia etmekten de hiçbir zaman çekinmemiştir. [15]

Bu hak iddiası ile 1371 yılından 1379 yılına kadar dört kez Harezm üzerine yürüyen Timur, nihâi olarak bölgeyi egemenliği altına almıştır.[16] Bu dönem itibarıyla İran coğrafyasının ise muhtelif güçlerce parçalanmış bir görüntü arz etmiş olduğu göz önüne getirilmelidir. Kertler, Serbedârîler, Toga Timurlular, Muzafferîler ve Celâyirliler’in hüküm sürdüğü coğrafya karşısında Timur, ideallerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir. Tarih literatürüne “Üç Yıllık (1386-1388) ve Beş Yıllık (1392-1396) Seferler” olarak geçen akınları neticesinde Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına alarak topraklarını Irak’a kadar genişletmiştir.[17]

Onun, bu son fetihleri Anadolu’nun kapılarını açmış ve siyasî birliği sağlanamamış olan Anadolu’da savaş çanları da çalmaya başlamıştır. Batıda Osmanlı Devleti’nin yanı sıra, Doğu Anadolu’da Karakoyunlular, Sivas’ta Kadı Burhâneddin, Karaman’da Karamanoğulları, Güney Anadolu’da Dulkadiroğulları, Diyarbakır’da Akkoyunlular ve en önemlisi de hâkimiyet sahası Malatya’ya kadar uzanan Memlük Devleti, Timur’un engelleri arasında yer almaktaydı.[18]

1393’te Bağdat’ı ele geçiren Timur, en büyük tehdit olarak gördüğü Memlüklere karşı yürümemiş ve kuzeye yönelerek Anadolu’ya avdet etmiştir. Böylece Musul, Mardin ve Diyarbakır’ı fetheden Emîr Timur, Anadolu’daki devletler ile Memlüklere elçi göndererek biat etmelerini istemiştir. Memlüklere gönderdiği elçilerinin öldürülmesine hiddetlenen Timur, itaat isteğini reddeden Kadı Burhâneddin’in hâkimiyet sahasına doğru yönelmiş ve Erzurum’a vâsıl olmuşken bir anda geri dönme kararı almıştır.[19] Esasen, Kadı Burhâneddin öncülüğünde Memlük, Osmanlı ve Altın Orda devletlerini de içine alan bir ittifakın kurulması Timur’un bu âni kararında etkili olmuştur. Zira her ne kadar Sivas hâkimini cezalandırmak istese de, güneyde Memlükler, kuzeyde de kendisinin yardımıyla Altın Orda’da tahtı ele almaya başaran Toktamış Han’ın varlığı tahmin edilebilir bir tehlike arz etmekteydi.

Bir süre Gürcistan’da küffara karşı kılıç sallayan Timur, Toktamış Han’ın hareketlenmesi üzerine savaşa hazırlanmış ve iki ordu 1395 tarihinde karşı karşıya gelmiştir. Toktamış’ın kesin yenilgisi ile sonuçlanan savaş sonrasında Altın Orda Devleti’nin geleceği de parçalanmış ancak Toktamış da elden kaçırılmıştı. Hâkimiyeti yeniden tesis etmesinden çekinen Timur, Toktamış Han’a yardım eden kabileleri Balkanlar’a süre süre kuzeye yönelmiştir. Böylece Moskova önlerine kadar gelmiş ve yağmalarda bulunmuştur. Sefer neticesinde Timur’un nihaî hedefi olan Altın Orda’nın parçalanması da vuku bulmuş ve bu durum, Altın Orda baskısının kalkmasıyla Rusya’nın ileride büyük bir güç olmasının yolunu açmıştır.[20]

Toktamış Han tehlikesi bertaraf edildikten sonra Semerkant’a dönen Timur, 1398 senesinde Hindistan üzerine yürüdü. Hindulara karşı kazandığı zaferler, kâfirler ile giriştiği mücâdelesinde güzide bir ayrıntı olmasına rağmen, Delhi’de Tuğluk Han karşısındaki muzafferiyeti; Anadolu seferi için önemli bir maişet kaynağı oluşturmuştur. Hindistan’ın Timur için bir diğer önemi ise, oradan getirdiği fillerdir. Bu filler, daha sonra karşımıza Ankara Savaşı’nda çıkacak ve Osmanlı’nın kaderini değiştiren etkenlerden biri olacaktır. [21]

Timur’un cenk için çıktığı ve Yedi Yıllık Sefer (1399-1404) olarak adlandırılan son seyrüseferi onun en büyük fetihlerini ihtivâ etmiştir. Burada şunu söyleyebiliriz ki Anadolu’nun fethi sürecinde, tâlihin de Emîr Timur’dan yana olduğu bir gerçektir. Çünkü Hindistan seferinden sonra Sivas hâkimi Kadı Burhâddin ile Memlük sultanı Berkuk’un peş peşe ölümleri, Timur’a karşı oluşturulan dörtlü ittifak grubunun da kendiliğinden çözülmesini sağlamıştır.[22] Zira Berkuk’un yerine geçen ve henüz çocukluk çağında olan Ferec, Memlükler içerisinde de karışıklığa yol açmıştı. Tüm bu sebepler Timur’un, Cengiz Han tarafından kurulan ve oğulları tarafından da ideal düzene oturtulan egemenlik sahasını yeniden tesis etmesi için optimum koşulları sağlamıştır.

Kadı Burhâneddin’in ölümünü (1398) fırsat bilen Osmanlı sultanı Bayezid ise doğuya yönelerek Sivas’ı almış ve hatta daha ileriye giderek Memlük toprağı olan Malatya’yı da fethetmiştir.[23] Bu tablo, Osmanlı’nın Timur tehlikesine karşı birlik olduğu Memlükler ile de arasına tedirginlik tohumları ekmiş ve Anadolu coğrafyası için yakın bir gelecekte yeni senaryolar hazırlamıştır.

Kadı Burhâneddin’in ölümünden sonra Sivas’ın muhkemliği neticesinde kimin hâkimiyet sahasında olduğu sorunu hem Osmanlı hem de Timur güçlerince bir ihtilaf noktası oluşturmuştur. Bu doğrultuda Sivas, Timur ve Bayezid tarafından iki defa ele geçirilmiştir. 1398’de Bayezid’in ele geçirdiği Sivas, 1400’de Timur’ca fethedilmiştir. 1401 yılında Bayezid Sivas’ı tekrar almış, ancak son defa Emîr Timur 1402’de Sivas’ın hâkimi olmuştur.[24]

Anadolu’ya geçen Timur, Sivas’ı feci bir şekilde hâkimiyeti altına alarak güneye yönelmiş ve Halep, Hama, Humus ile Dımaşk şehirlerini ele geçirmiştir. Bayezid ise yine bu durumdan istifâde ederek Sivas’ı ve ardından Erzincan’ı 1401 yılında topraklarına katmıştır. Timur’un Osmanlı üzerine bir sefer düzenleme düşüncesi, Erzincan olayı ile daha da belirginleşmiştir.

***

Timur, Anadolu’da hüküm süren devletlerden kendisine biat etmelerini istemiş ve bu çağrıya Erzincan, Karaman ile Dulkadir beylerinden olumlu cevap gelmiştir.[25] Kendisinin hâkimiyetini kabul eden bu beylikler dışında Ahmed Celâyir ile Kara Yusuf ise Timur’un önündeki engeller olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak Hindistan seferinden sonra nihâyet Bingöl’e gelen Timur, yönünü Sivas’a çevirmiş ve bunu gören Sultan Ahmed Celâyir ile Kara Yusuf da kaçacak yerleri kalmadığından Memlüklere sığınmak istemişlerdir. Kabul görülmemeleri üzerine de Bursa’ya, Osmanlı sultanı Bayezid’e iltica etmişlerdir. Bayezid’in, Anadolu’da siyasî birliği sağlama düşüncesinden kaynaklanan beylikleri ilhak etmesi, kimi Anadolu beylerinin de Timur’a sığınmaları sonucunu doğurmuştur. Germiyanoğlu II. Yakup ile Menteşeoğlu Mehmed Bey ve Aydınoğlu Musa Bey ile Saruhanoğlu Hızır Şah’ı Timur’a iltica edenler olarak görmekteyiz. Bu noktada, Timur’un hâmiliğini üstlendiği beyler, onun Anadolu seferinde yol gösterici birer figür olarak epey fayda sağlamışlardır.[26]

Emîr Timur ile Yıldırım Bayezid’in karşı karşıya gelmesi, birdenbire vuku bulan âni bir gelişme değildir. Bu karşılaşmanın sebepleri arasında öncelikle Doğu Anadolu’daki hâkimiyet mücâdelesi ile kendilerine iltica eden siyasîleri göstermek gerekir. Zira İlhanlılar için bir dönem merkez durumunda olan Sivas gibi mühim bir şehir, Timur için de önem arz etmekteydi. Onun, Cengiz ve soyu tarafından nizâm edilen idealin koruyuculuğu iddiası, Sivas’ı da muhakkak hâkimiyeti altına almayı gerektirmekteydi. O da bunun gereğini yaptı.

Bir diğer husus olan siyasî mülteciler ise, her iki taraf için de sorun ihtivâ etmekteydi. Zira Timur’un, yine Moğol mirasına sâhip olmak için mücâdele içerisine girdiği Ahmed Celâyir ve Kara Yusuf, Osmanlı sultanı Bayezid’e; buna mukabil Anadolu’da siyasî birliği sağlamaya çabalayan Bayezid’ın yurtlarından ettiği kimi Anadolu beyleri de Timur’a sığınmışlardır.

Muhtelif kaynaklarda defalarca kez zikredilen Timur ve Bayezid’in mektupları hususuna, bu dar hacimli makalenin satırlarında yer vermemek uygun olacaktır. Ancak yine de, mektupların hülâsasını zikretmeyi yerinde bir karar olarak görmekteyiz. Timur, Bayezid’e sığınan siyasîlerin kendisine iade edilmesini ya da Osmanlı topraklarından kovulmasını istemiş, ancak Bayezid bunu sert bir dille redderek savaşa hazır olduğunu ifâde etmiştir. Her iki tarafın da küffara karşı cihâd ettiği gerçeği göz önünde bulundurulan mektuplarda, takdirâne sözler sarfedilmiştir. Bununla birlikte Timur, Bayezid’den sürekli bir şeyler talep etmiş ve reddetmesi tabii olan taleplerinden dolayı muhtemel savaşın sorumluluğunu Bayezid’e yüklemiştir.[27]

***

Osmanlı ile savaş kararını veren Timur, bu hedefle 1402 yılında yola çıkarak Sivas’a avdet etmiştir. Burada düzeni tekrar sağladıktan sonra yola çıkmış ve Ankara’yı kuşatmıştır. Ancak Bayezid’in Ankara’ya yaklaşmasıyla muhasarayı kaldırarak savaşın yapılacağı ovada[28] Bayezid’i beklemeye başlamıştır. [29]

28 Temmuz 1402 Cuma günü vuku bulan savaşta Osmanlı Devleti’nin 70 bin kadar kuvveti karşısında, Timur’un 100 binden daha fazla askerinin bulunduğu düşünülmektedir. Bunun yanı sıra Timur’un Hindistan’dan ordusuna katmış olduğu filler de savaş meydanında bulunmaktaydı. Ancak bu fillerin savaşın kazanılmasında ne kadar fayda sağlayabildikleri müphemdir. Şüphesiz ki böyle devâsa bir mahlukata alışkın olmayan Osmanlı atları ürkecek ve bu da nizâmın bozulmasına sebebiyet verecekti. Bunu da bu noktada Osmanlı için menfî bir durum olarak sayabiliriz.

Timur’un hücum emri ile birlikte Osmanlı ordusunu ihtiva eden Anadolu beyliklerine ait askerler saf değiştirip Timur’un yanına geçmiş ve daha savaşın başında Saruhanoğlu, Aydınoğlu, Karesioğlu askerleri ve Kara Tatarlar Osmanlı’dan ayrılmışlardır. Bu durum karşısında savaş meydanını ilk terkeden Şehzâde Süleyman Çelebi olmuş, savaşın aleyhe seyrettiğini gören zırhlı Sırp kuvvetleri de memleketlerine dönmüşlerdir. Yine bir Anadolu beyliği olan Germiyanoğlu askerlerini de bu ihânet çemberinde Timur’un ordusuna geçtiklerini görmekteyiz. Anadolu siyasî birliğini sağlama düşüncesi ile tâbiiyet altına alınan bu beylerin Osmanlıya karşı intikam güttükleri bir muhakkaktı ve ihânetlerinin sebebi de bu şekilde anlam kazanmaktadır.[30]

En nihâyetinde Niğbolu’da Haçlılara karşı büyük bir zafer (1396) kazanmış olan Yıldırım Bayezid, şimdi bir avuç kuvveti ile başbaşa kalmış ve bir tepede kılıç sallayarak sonuna kadar direnmeye çabalamıştır. Onu terketmeyen ise sâdık kulları devşirme yeniçerilerden başkası değildi. Timur’un devletinde adı sâdece hutbede, basılan sikkelerde ve resmî yazışmalarda bir sembol olarak geçen kukla Mahmud Han’ın Sultan Bayezid’i yakaladığı söylenir…

Şüphesiz ki bu savaş, Osmanlı’nın inkişafını bir süreliğine engellemiş ve siyasî ortamın tamamen değişmesine sebep olmuştu. Bir kere Doğu Roma, elli yıl kadar daha varlığını sürdürmüştür.[31] Osmanlı’da taht kavgaları neşet etmiş ve devlet, fetret olarak nitelendirilen bir buhrana sürüklenmiştir.[32] Osmanlı hükümdârlarının temel gayeleri arasında yer edinmiş olan Anadolu siyasî birliğinin sağlanmasına ket vuran Timur, savaş sonrasında Aydınoğlu, Germiyanoğlu, Saruhanoğlu, Menteşeoğlu ve Hâmidoğlu beylerine topraklarını iade etmiştir. Bununla birlikte Yıldırım Bayezid’in bir türlü hâkimiyet tesis edemediği İzmir, Timur tarafından gâvurların elinden alınmış ve Aydınoğlu Beyliği’ne verilmiştir.[33]

9 Mart 1403 tarihine gelindiğinde esir sultan Bayezid vefât etmiş ve naaşı tahnit edilerek bir süre Akşehir’de tutulmuş, daha sonra da Timur’un izni ile Osmanlı şehzâdesi Musa Çelebi tarafından Bursa’ya götürülüp orada defnedilmiştir.[34]

Timur, henüz Anadolu’dan ayrılmamışken Memlük elçileri gelmiş ve kendisine, Ferec’in biat ettiğini bildirmişlerdir. Görüldüğü üzere Ankara Savaşı’nın etkileri, Timur için Memlük sorununu da böylece halletmiş oluyordu.

Anadolu’yu baştan tanzim eden Emîr Timur Gürkân, 1403 yılının ortalarında Anadolu’dan ayrılmış ve muhtelif fetihlerde bulunarak 1404 yılının ortalarında payitahtına vâsıl olmuştur.

Büyük fâtih, Çin’e hâkim olmak için son seferine 1404 yılının kasım ayında çıktı. Ancak kış ayının olumsuz hava şartları ordunun ilerlemesini müşgül duruma sokmuş, kendisi de sayrılığa tevessül etmiştir. Yaşlı emîr, 18 Şubat 1405 tarihinde vefât ettiğinde; sâhiplendiği atası Cengiz Han’ın sınırlarına hemen hemen yaklaşmıştı…

***

Timur, tarihin en renkli şahsiyetlerinden biridir. Çağatay tahtına oturarak Cengiz Han’ın ve oğullarının mirasına sahip çıkması, bu ideal doğrultusunda fetihler yapması ve fetihlerinin kimi zaman katliamlar ile sonuçlanması; ona, bugüne kadar hayretle bakılmasını sağlamıştır. Ancak o, çok az rastlanan bir heveskârlık ile üstün dehâsını konuşturmuş, böylece orduları mağlup etmiş, hatta birçok kez savaşmadan fetihler yapmıştır.

Bunun yanı sıra Yıldırım Bayezid ile giriştiği mücâdelede İslâm ve Türk geleceğine zarar verdiği zannı ile de sürekli suçlamalara mâruz kalmıştır. Müessif Ankara Savaşı’nın yaşanmamış olması ya da Bayezid tarafından kazanılması dâhilinde nelerin olabileceği hususu ise alternatif tarihçiliğe konu olmuştur.[35]

Timur’un acımasızca kendisine boyun eğmeyen kimseleri katlettiği doğrudur. Bu yönünün yanı sıra Timur’da vücûd bulan onurlu ve kahraman asker çehresi, Bayezid’in kafese koyulması söylentilerinin dışında herkesçe mâlumdur.[36] Ayrıca fethettiği bütün coğrafyadaki âlimleri, sanatçıları ve mimarları kendi payitahtına götürmesi, memleketini âdeta mâmur kılmak isteğinden ileri gelmektedir.[37]

Timur’un sarayında konuşulan Türkçenin, onun döneminde bir gelişme gösterdiği aşikârdır. Tarım ve ticarete de oldukça önem vermiş olan Timur, Anadolu’dan alıp kendi memleketlerine iskân ettiği binlerce Kara Tatar’la da bunu hedeflemekteydi.

Muasır Kaynaklar

Timur’u anlamak ve onu iyi müşahede edebilmek için dönemin kaynaklarına bakmak elzemdir. Bu doğrultuda zikredebileceğimiz en önemli kaynak, Timur’un kendi tarih yazıcısı olan Nizâmüddîn Şâmî’nin Zâfernâme’sidir.[38] Aynı ismi taşıyan bir başka muasır kaynağın müellifi ise Şerefüddin Ali Yezdî’dir.[39] Aralarında en ilginç olanı ise İbn-i Arapşah’ın kaleme aldığı Acâibü’l Makdûr adlı eserdir.[40] Bu ilginçliğin sebebi ise, İbn-i Arapşah’ın henüz çocukluk çağında Timur tarafından Suriye ganimetlerinden olarak Semerkant’a götürülmesidir.[41] Bu olayın Arapşah’ta derin travma yarattığı düşünüldüğünde, eserinde Timur’u oldukça menfî tasvir etmesi doğal görülebilir. Ayrıca  tarihin garip cilvesi olarak İbn-i Arapşah, daha sonraları Osmanlı sarayına da girecektir.

Timur’un elçisi olarak Avrupa’ya giden Sultaniyeli Johannes’in kaleme aldıkları da çağdaş kaynaklar arasında zikredilebilir. Bir diğer muasır kaynak Ruy Gonzáles de Clavijo’nun seyahatnamesidir. Johannes Schiltberger tarafından kaleme alınan ve Türkçeye de çevrilen eser de önemli bir bilgi kaynağıdır.[42]

Bu noktada tarihçilerin orijinalliği konusunda çekimser davrandıkları bir eseri de zikretmek uygun olacaktır. Bu eser, Tüzükât-ı Timur[43] adıyla anılmış ve denildiğine göre bizzat Timur tarafından yazılmış ya da onun ağzıyla yazdırılmıştır. Eser iki bölümü ihtiva etmekte; birinci bölüm Melfûzât adıyla Timur’un başından geçen olaylara, ikinci bölüm ise Tüzükât adıyla bizzat yasaların kendisine ayrılmıştır. Eserde yer alan bilgilerin, diğer muasır kaynaklarla kimi zaman paralellik içermesi de dikkate değer bir husustur.

Ardından

Timur’un Orta Asya steplerinin sert tabiâtı ile yoğrulan mizacı hep tartışma konusu olmuştur. Onun, 1400’de Sivas’ı kuşattığında şehir sâkinlerine verdiği teslim olmaları durumunda Müslüman kanı akıtmayacağı sözü, kendisine direnen 4.000 kadar sipahi karşısında farklı bir şekle bürünmüştür. Bu direnç unsuruna hiddetlenen Timur, 4.000 sipahiyi şehri teslim aldıktan sonra kazdırdığı büyük hendeğe diri diri gömdürmüş ve sözünü bir başka ifâde ile tutmuştur. Bu katliam, Timur’un başka memleketleri fethetmesinde bir korku unsuru olarak oldukça işine yaramıştır.

Timur’un İsfahan, Delhi, Şam ve İzmir’de de aynı kertede etkili katliamlar yaptığı söylenir. Hatta askerlerin kellerinden vücûda getirdiği kulelerin bânisi de olmuştur. Şam’ı ele geçirdikten sonra Yezid’in mezarına yaptıkları da yüzlerce yıl dilden dile dolaşmıştır. Timur’a yakışmayacak bir söylenti olsa da, biz sâdece durumu izâh etmekle iktifa etmeyi tercih ederiz. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Timur, Şam’da Yezid’in izinden gidenleri yakmış ve Yezid’in de mezarını açtırarak Peygamber ahfâdını şehit etti diyerekten cesedini ateşe vermiş. Bununla yetinmeyip ordusunun da mezarın üzerine küçük abdestlerini yapmalarını emretmiş….

Onun bu acımasız tavrından başkaca, ilme verdiği değer ise yadsınamaz bir büyüklüktedir. Bu doğrultuda İbn-i Haldun ile görüşmesi büyük bir önem arz eder. Çünkü bilgisi, mezkûr müverrihin de dikkatini çekmiş ve takdirini almıştır. Semerkant’ın bayındır hâle gelmesi ve Türkçenin de hak ettiği inkişafa geçmesinde onun katkısı göz ardı edilemez.

Hülâsa Timur, muhtelif coğrafyaların dimağında korku dolu bir tat bırakmasının yanı sıra, eşine az rastlanır olan büyük bir şahsiyettir.

Bibliyografya

Aka, İsmail; (2012), “Timur”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 41.

Aka, İsmail; (2012), “Timurlular”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 41.

Aka, İsmail; (2014), Timur ve Devleti, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Atmaca, Veli; (2014), “Timur ve Yıldırım’ın Mektuplarındaki Âyet ve Hadislerin Bağlam Analizi”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Barthold, Wilhelm; (2004), İslâm Medeniyeti Tarihi, İzâh ve Düzeltme: Mehmet Fuad Köprülü, Akçağ Yayınları, Ankara.

Barthold, Wilhelm; (2015), Uluğ Bey ve Zamanı, Çev. İsmail Aka, Ankara.

Bilkan, Ali Fuat; (2010), “Tefeül ile Ad Verme Geleneği ve Emîr Temur’un Adı”, Millî Folklor Dergisi, 11/85.

Çetin, Halil; (2012), Timur’un Anadolu Seferi ve Ankara Savaşı, Yeditepe Yayınevi, İstanbul.

Daş, Abdurrahman; (2004), “Ankara Savaşı Öncesi Timur ile Yıldırım Bayezid’in Mektuplaşmaları”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 15.

Daş, Abdurrahman; (2014), “Ankara Savaşı’nın Sebepleri Açısından Münşeât Mecmularında Geçen Mektupların Tarihi Değeri”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Daş, Mustafa; (2005), “Bizans Kaynaklarında Timur İmajı”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt: XX, Sayı: 2.

Emecen, Feridun Mustafa; (2009), Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul.

Ersoylu, Halil; (1981), “Fal, Falnâme ve Fâl-ı Reyhân-ı Cem Sultan”, İslâm Medeniyeti Mecmuası, 5/2.

Günay, Vehbi; (2014), “Emîr Timur İzmir’de”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

İbn-i Arapşah; (2012), Acâibü’l Makdûr, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul.

İlliyev, Murat; (2010), Türk Tarihinde Şecere Geleneği: Türkmen Şecereleri Örneği, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara.

Jorga, Nicolae; (2009), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Yeditepe Yayınevi, Cilt:1, İstanbul.

Kayalı, Yalçın; (2014), “Timur’un Hindistan Seferi”, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 6.

Kitapçı, Zekeriya; (2013), Türk Moğol Boyları Arasında İslâmiyet, Yedi Kubbe Yayınları, Konya.

Manz, Beatrice Forbes; (2000), “Timur ve Hâkimiyetin Sembolü”, Çev. Musa Şamil Yüksel, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı: XV.

Nizâmüddîn Şâmî; (1987), Zâfernâme, çev. Necati Lugal, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Orkun, Hüseyin Namık; (2011), Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

Ostrogorsky, Georg; (2011), Bizans Devleti Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Schiltberger, Johannes; (1997), Türkler ve Tatarlar Arasında, çev. Turgut Akpınar, İletişim Yayınları, İstanbul.

Semenov, Alexander; (1960), “Gûr-i Emîr Türbesinde Timur’un ve Ahfadının Mezar Kitabeleri”, Belleten, XXIV/93.

Şakirov, Kutlukhan ve Aslan, Adnan; (2014), Timur’un Günlüğü – Tüzükât-ı Timur, İnsan Yayınları, İstanbul.

Şerefüddin Ali Yezdî; (2013), Emîr Timur – Zâfernâme, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul.

Togan, Zeki Velidi; (1972), “Emîr Timur’un Soyuna Dair Bir Araştırma”, Tarih Dergisi.

Yapıcıoğlu, Sefa; (2016), “1402; Yıldırım’ın Hezimeti Değil, Galibiyetiyle Sonuçlansaydı”, Alternatif Tarih, Gece Kitalığı, Ankara.

Dipnotlar

* Edgar Allan Poe tarafından kaleme alınmış Tamerlane (Timurlenk) isimli şiirden, Çev. Tacettin Fidan.

** Timur’un Semerkant’taki türbesinin bulunduğu külliye.

[1] Zeki Velidi Togan, “Emîr Timur’un Soyuna Dair Bir Araştırma”, Tarih Dergisi, 26, 1972, ss. 75-84.

[2] Ali Fuat Bilkan, “Tefeül ile Ad Verme Geleneği ve Emîr Temur’un Adı”, Millî Folklor Dergisi, 11/85, 2010, ss. 133-137.

[3] Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük, “Timur” maddesi.

[4] Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011, s. 24.

[5] Alexander Semenov, “Gûr-i Emîr Türbesinde Timur’un ve Ahfadının Mezar Kitabeleri”, Belleten, XXIV/93, 1960, ss. 139-160; Togan, a.g.m., ss. 75-84.

[6] Wilhelm Barthold, Uluğ Bey ve Zamanı, Çev. İsmail Aka, Ankara 2015, s. 17.

[7] Mustafa Daş, “Bizans Kaynaklarında Timur İmajı”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt: XX, Sayı: 2, Aralık 2005, ss. 43-58.

[8] İsmail Aka, Timur ve Devleti, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s. 6 vd.

[9] Bir topluluğun, kendisini güçlü ve efsanevi bir soya dayandırmak istemesi hâlâ daha mâkul bir sebeptir. Muhtelif Türk topluluklarının şecerelerinin tetkikinde bu husus daha iyi anlaşılacak ve karşımıza kimi zaman Nuh’un oğlu Yafes çıkacaktır. Şecere geleneği hakkında bkz. Murat İlliyev, Türk Tarihinde Şecere Geleneği: Türkmen Şecereleri Örneği, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2010.

[10] Halil Ersoylu, “Fal, Falnâme ve Fâl-ı Reyhân-ı Cem Sultan”, İslâm Medeniyeti Mecmuası, 5/2, 1981, s. 74.

[11] Zekeriya Kitapçı, Türk Moğol Boyları Arasında İslâmiyet, Yedi Kubbe Yayınları, Konya 2013, s. 158.

[12] Halil Çetin, Timur’un Anadolu Seferi ve Ankara Savaşı, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2012, s. 35.

[13] Aka, a.g.e., s. 10 vd.

[14] Çetin, a.g.e., s. 43.

[15] Beatrice Forbes Manz, “Timur ve Hâkimiyetin Sembolü”, Çev. Musa Şamil Yüksel, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı: XV, 2000, s. 258 vd.

[16] Aka, a.g.e., s. 11-12.

[17] İsmail Aka, “Timurlular”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 41, s. 177.

[18] İsmail Aka, “Timur”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 41, s. 173.

[19] Aka, a.g.e., s. 28.

[20] A.g.e., s. 29-30.

[21] Yalçın Kayalı, “Timur’un Hindistan Seferi”, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 6, Ekim 2014, ss. 179-192.

[22] Çetin, a.g.e., s. 92-93.

[23] Aka, a.g.e., s. 34.

[24] Çetin, a.g.e., s.. 105.

[25] A.g.e., s. 89.

[26] A.g.e., s. 89-91, 123.

[27] Bahsi geçen mektuplar, Timur’un tıpkı diğer devletler gibi Osmanlı’ya da kendisine biat etmeleri için bir ihtar mâhiyetinde başlamış ve Yıldırım Bayezid’in sert cevabı ile devam etmiştir. Muhtelif münşeâtlarda yer alan mektupların transkripsiyonlu metinleri için bkz. Abdurrahman Daş, “Ankara Savaşı Öncesi Timur ile Yıldırım Bayezid’in Mektuplaşmaları”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 15, 2004, ss. 141-167; mektuplar nezdinde savaşın sebepleri hususunda genel bir değerlendirme için yine aynı yazarın şu makalesine bkz. Abdurrahman Daş, “Ankara Savaşı’nın Sebepleri Açısından Münşeât Mecmularında Geçen Mektupların Tarihi Değeri”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, ss. 523-542; ve ayrıca tarafların cihâd yolunda birer gâzi olduklarını ikrar edercesine İslâmî nitelikleri açısından mektupların ilginç bir değerlendirmesi için bkz. Veli Atmaca, “Timur ve Yıldırım’ın Mektuplarındaki Âyet ve Hadislerin Bağlam Analizi”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, ss. 543-562.

[28] Savaşın meydana geldiği yer konusu ihtilaflı olmasına rağmen Halil Çetin’in titiz çalışması bu hususa ayrı bir görüş getirmiştir. Çetin’in önem arz eden görüşleri için bkz. Çetin, a.g.e., ss. 137-145.

[29] Aka, a.g.e., s. 38.

[30]  Nicolae Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Yeditepe Yayınevi, Cilt:1, İstanbul 2009, s. 289;  Aka, a.g.e., s. 39; Çetin, a.g.e., ss. 158-161.

[31] Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2011, s. 513.

[32] Feridun Mustafa Emecen, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 93.

[33] Vehbi Günay, “Emîr Timur İzmir’de”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi (Yıldırım-Timur) Bildiri Kitabı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, ss. 595-614.

[34] Aka, a.g.e., s. 41.

[35] Sefa Yapıcıoğlu, “1402; Yıldırım’ın Hezimeti Değil, Galibiyetiyle Sonuçlansaydı”, Alternatif Tarih, Gece Kitalığı, Ankara 2016, ss. 219-225.

[36] Barthold, a.g.e., s. 31.

[37] Wilhelm Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, İzâh ve Düzeltme: Mehmet Fuad Köprülü, Akçağ Yayınları, Ankara 2004, s. 85.

[38] Nizâmüddîn Şâmî, Zâfernâme, çev. Necati Lugal, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1987, 403 s.

[39] Şerefüddin Ali Yezdî, Emîr Timur – Zâfernâme, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2013, 512 s.

[40] İbn-i Arapşah, Acâibü’l Makdûr, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2012, 480 s.

[41] Çetin, a.g.e., s. 13.

[42] Johannes Schiltberger, Türkler ve Tatarlar Arasında, çev. Turgut Akpınar, İletişim Yayınları, İstanbul 1997, 215 s.

[43] Haz: Kutlukhan Şakirov ve Adnan Aslan, Timur’un Günlüğü – Tüzükât-ı Timur, İnsan Yayınları, İstanbul 2014, 160 s.

İlginizi çekebilir

Gün
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım172 okundu
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım172 okundu

Gün

Erhan - Kas 02, 2017

Vakit geldi. Ben mekâna biraz geç intikal ettiğimden sadece arka sıralarda yer kalmış olduğunu gördüm. İşime gelir. Oturdum ve üzerine almak istediğim kitapları yazdığım not defterimi çantamdan çıkardım.

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım199 okundu
Hikâyat
0 paylaşım199 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Şahmaran Söylencesi
Hikâyat
2 paylaşım1,069 okundu
Hikâyat
2 paylaşım1,069 okundu

Şahmaran Söylencesi

Orhan Bahçıvan - Haz 19, 2017

Bazılarına göre İran kaynaklı bir masaldır. Bazılarına göre de Mısır kaynaklıdır. Anadolu toprakları üstünde yüzlerce çeşitlemesi bulunan, Şahmaran anlatımının geçtiği yer olarak Tarsus şehri gösterilir.

Yorum Yaz

Your email address will not be published.