Garip Bir Dünya Var Babacığım

Umut etme babacığım, 'umut' kötüdür.

avatar
4 Şubat 2017
26 Paylaşım 1,004 Okunma

Farklı dünyaların insanlarıydık. Baba ve oğul. Birimiz köyde yaşamışken, birimiz şehirde. Birimiz evde büyümüşken, birimiz apartmanda.

Değişen dünyayı biraz da olsa yakalamış benliğinle, yine de kabul etmezdin bu söylemimi. Garip bir dünya var babacığım.

Kendi kurallarına sâdıklığın, sâdıklığına hayranlığım; beni de tereddüde düşürüyor arada, saçmaladığım hususunda… Birçok kez söylerdin saçmaladığımı. Hayranlık duyduğum yönleri olan insanların gözüne girebilmek için büyük bir çabam vardır babacığım. Bu da en tehlikeli huyumdur. Bir bir düşürdüğün söylemlerimin burukluğu içerisindeyim. Sen ortalıkta yokken, bunun verdiği rahatlıkla çok düşündüm. Şimdiki söylemimi de en sona sakladım. Bunu da reddedemeyeceğini bilmek ayrı bir sevindiriyor beni. Tamam çok uzatmayacağım.

Babacığım
Biz niçin tanışmadık? Sahi o kadar insanla tanıştım da seninle niye tanışmadım? Sen mesleğin gereği bir o kadar insanla tanıştın da benimle niye tanışmadın? Yoksa mesleğini küçümsediğim gün ağladığın için mi? Sanmıyorum. Şimdi o söylemimin saçma ve kırıcı olduğunu benim kadar anlayamazsın babacığım. Kurallarının içerisinde çocukla çocuk olma beyanı da vardır umarım.

Bir yerde oturup bir çay içmişliğimiz, bir müzik hakkında konuşmuşluğumuz, bir kitabı tartışmışlığımız, siyasetin iki ucu boklu değneğini sabahlarca öğütleşmemiz, filmler hakkında önerilerimiz, sinemaya gitmişliğimiz, çok uzak olduğum tiyatroyla beni tanıştırman, aklıma gelmeyen tonca şey… Koca bir yok. Sen o yönünü hep gizlerdin benden, başkalarına saklardın. Pazar akşamları, akranların eve geldiğinde; işte o zaman çıkartırdın bu yönlerini. Bense bir koltuğa, sandalyeye, bulabildiğim bir yere oturarak ya da çömerek seni dinlerdim, hayranlıkla. Bir sonraki cümlelerini beklerdim hep, gözlerinin içerisine bakarak.

Benimle bu faşist ilişkin, küçüklüğümden gelen ve büyüdüğümde benliğime oturan bir şey oluverdi. Ben de seninle bu yönlerimi hiç paylaşmadım. Şu günlerde içimden atmaya çalıştığım zor bir davranış. Çünkü kızının da -kızımın da- zamanı geldiğinde bana böyle şeyler yazmasını istemem. Vakit kaybı. Bu yazıyı yazmaya uğraşırken harcadığım zaman diliminde bir çok şey yapabilirdim. Yeni yeni şeyler öğrenebilirdim. Ama nitekim oğul, baba ilişkisi heykeltıraşlık gibidir. Keskini, çekicinle öyle bir kullanmışsın ki beynimden göğsüme giden düşünce akımları var. Yeniliğe azıcık açığız! Kurallarımız çiğnenmez! Neysek oyuz! Bazen gizli bir Alman olduğun konusunda şüphe duymuyorum değil. Halamın kocası Almandı, onun villasında saatlerce konuşurdunuz, iyi anlaşırdınız. Senin haberin yok tabii, sen gittikten sonra on ya da on beş gün içerisinde o da gitti. Anlaşmış olduğunuz konusunda da çok kafa yormuşluğum var. Neyse, düşüncelerinin karşısında suya düşecek teorilerimi bu satırlara daha fazla aktarmayacağım.

Her gidenin merak edeceği bir şeydir. O gün kimler vardı? Tabutumun başında kimler ağladı filan… Öncelikle şöyle başlayayım; geçmişten tanışmışlığın ya da büyük aşkım diyebileceğin yabancı bir kadın yoktu. Görmedim. Herkes tanıdıktı, biz bizeydik yani. Camide toplanıldı. Namaz filan kılındı. Sonra yeşil bir arabayla istikâmet mezarlıktı. Bundan öncesi var tabii…

Sana refakatlik yaptığım günün gecesinde yanından ayrıldıktan üç dakika sonra pes etmişsin. Muhtemelen o sırada merdivenlerden iniyordum, habersizdim. O kuralları olan insanın, azınlık organları eylem çıkartarak hükümeti düşürmüşler. Bunu sonradan öğrendim, sinirlendim. Sonra tekrar geri gelmişsin. Açıkçası yine sinirlendim, birbirimize bir şey paylaşmadan, faşist bir şekilde sürdürdüğümüz ilişkimiz sırasında sana şöyle bir söz söylemiştim; umut etme baba, umut kötüdür. Sen bir şey söylememiştin bana. Niye mi bunu hatırlattım? Geri dönüşlerde hep bir umut vardır. Bir umutla geri döndün, sonra acı gerçekle karşılaştın. Diyorum ya var sende bir Almanlık diye, organlar isyanda, hükümet düştü düşecek! Yine yönetimi ele almaya çalışıyorsun. 3 Ekim gecesi, genelini annemden aldığım dini yönlerim baskınlaşarak, bir elimde tespih diğer yanımda kutsal kitap dua etmeye başladım, saatlerce. En son hatırladığım boğazımın artık kuruduğu ve bir su içip yattığımdı. Sabah uyandığımda bir hayli garipti her şey. Ben teyzemin karşı dairesinde kalıyordum. Karşı dairede kaldığım odada geçici de olsa bir düzen kurmuştum. Kıyafetlerim, kitaplarım vesâir hepsi düzenli bir şekilde benimleydi. Sabah ilk önce hastane, sonra okul, sonra yine hastane ve sonra yine bu odaya geliyordum. Bekâr hayatı yaşıyor gibiydim. Bu düzenli gibi görünen, bir hayli düzensiz oda ve hayatım, hoşuma da gidiyordu. Sabah stajıma gitmek için uyandım. O sırada biri anahtarıyla dış kapıyı kurcalıyordu. İçeri girmesini beklemeden, ben kapıyı açtım. Kapıdaki teyzemdi. Gözüme baktı, başını hızlıca yere eğdi, arkasını dönerek dairesine geçerken kapısını açık bıraktı. Açık kapıları severim babacığım. Ben de kaldığım dairede yüzümü yıkadıktan sonra karşı daireye geçtim. Acıkmıştım, kahvaltıya ihtiyacım vardı. Ben zeytin mi, peynir mi, yoksa reçel mi diye düşünürken, insanlar bir garipti. Bir gece öncesi ülke basınında yer bulmuş katliam denilen bir cinayet işlemişim gibi davranıyorlardı bana. Bu durumu acil çözmeliydim.

Geç kalıyorum, staja yetişmeliyim, hemen kahvaltı yapmalıyım teyze dedim. Bugün, staja gitme dedi. Çocukluğumdan gelen ‘gitme bugün okula’ cümlesi bir an sevindirmişti beni. Bir yanım da şüpheci davranışlar gördüğünü iddia ediyordu. Beyin huzurum için bunu çözmeliydim. Bir şey mi oldu teyze, dedim. Uzunca bir süre bekledi ve “Baban aramızdan ayrıldı” dedi. İçimdekiler iki kişiden yirmi kişiye çoğaldı. Her biri konuşuyordu. Cebimden sigarama uzandım, -kızardın biliyorum-. Hemen bir tane yaktım. Teyzeme bir cevap vermeden mutfağa kahvaltımı hazırlamaya gittim. Rutin düşünce ve davranışlarımı devam ettirmeye çalışıyordum. Balkona çıktım, biraz arabaları izledim. Sonrasını pek hatırlamıyorum babacığım, yalan söylememi de istemezdin. Hastaneye koşarak gittim, ortaya atılan bir teoriyi çözmem gerekiyordu. İnsanlar sahi ölebilir miydi? Hastane kalabalıktı. Kokusuyla da birleşince hiç çekilmez oluyor. Her ağızdan bir söylem, bir söz. Ben de senin bana kullandığın o kelimeyi (saçmalamayın!) diyordum içimden hepsine. Sana en sâdık olan bendim, hala inanmıyordum. Sonra, eniştelerden sevdiğin birisi morga inmek ister misin, dedi. Teoriyi yıkabilecek büyük bir fırsattı benim için. Tamam dedim. Basamaklara doğru yöneldim. Attığım her adım bir garipleşiyordu. Attığım her adımda garipleşen benden nefret ederek bir öteki adımımı atıyordum. Kapıya yaklaştık. Enişte morg bekçisiyle görüştü. -ben onu öyle nitelendiriyorum, bekçi. Her an içerden birinin kaçmaması için orada dikilen insan.- Bekçi bana, dayanabilir misin, dedi. Hayatımda bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum, bakışların bir cevaba dönüştüğü kalıbı orada istemsiz gerçekleştirmiş bulunarak o küçük odaya -karşı dairede kaldığım odaya çok benziyordu- girdim. Beyaz bir çarşafa sarılmış  bir beden.

Teori hala çökertilebilirdi. Yüzünü açın! dedim. Her beyanımda bekçi, enişteye dönüyordu onay alabilmek için, bu durum beni iyice sinirlendiriyordu. Bana güçsüz, aşırı duygulu, her an ağlayabilecek, tatsızlık çıkartabilecek bir insan muamelesinde bulunuyordu. Aç! diye bağırdım. Bekçi çarşafı açmaya çalışıyordu. Herhalde günün ilk azarını benden yemiştir, empatik bir benliğe sahip olduğum için sesimi bekçiye yükseltmem, meclisteki muhalefeti tetiklemiş olmalı ki, yükseltmemeliydin! bağırmamalıydın! sözleri yankılanıyordu. Hayatımda ilk defa derin bir sessizliği sağlayabildiğim an o andır babacığım. Herkesin sustuğu o anda çarşaf açıldı. Bıyıkları kesilmiş bir beden duruyordu karşımda. Dokunmalıydım. Nabzı kontrol ettim, kalbi, ağız ve burundan nefesi. Karşımda duran beden büyük ihtimal ölmüştü. Sonra çarşafı kapattım, bantı yerine yapıştırdım. Odadan ayrıldım. Tekrardan hastanenin girişine gittim. Ben, yalnızlıkla ilk defa orada tanıştım babacığım. O saniye çok istediğim bir şeydi ve yavaşça uzaklaştım kalabalıktan, saçmalayan seslerden, tonlamalarından. Normalde bu kadar uzatmam yazılarımı, bilmiyorsun diye meraklarını gider diye anlatıyorum. Saatler geçti, yeşil ve istikameti mezarlık olan arabaya binmeden önce o gün ve o günden sonra duyduğum en güzel kelimeleri, cümleleri çocukluğumdan beri adını bildiğim ama hiç göremediğim bir uzak akrabamızdan duydum. Bana baktı ve ”nasılsın?” dedi. Bedenim, ruhum bütün gün duyduğu saçma sözlerden sonra böyle rutin bir cümleyle karşılaşması bende tanımlandıramadığım bir gariplik yarattı. Sorusunu bitirmeden “benimki de söylenecek şey mi, böyle bir günde” dedi. Hayır, hayır dedim. İyiyim, siz nasılsınız? Ben de iyiyim dedi. Bu tarz günlerde kalıplaşmış hareket, öğüt, tonlamalı ağlama, enerjisiz eylemleri bulundurmaktan ziyade böylesine elzem bir söylemde bulunan bir insan farklıdır babacığım. Sen yeterince sevmesen de farklıları, ben o an seçimimi yapmıştım.

Yeşil arabayla yola koyulduk. Kalabalıkta peşimizden otobüslerle geliyordu. Yeşil arabanın içinde, otobanda giderken rutin hayatlarına devam eden insanları gördüm. Hiç biri bakmıyordu, oysa ki “yeşil” renk dikkat çekerdi. Susturduğum seslerden biri konuştu o an, alçak bir ses tonuyla, korkarcasına. “Rengin gâyesi önemliydi” dedi. Haklıydı. Mezarlığa vardık. Toprak kazıldı, belirli bir metre oluşturulduktan sonra bekçinin odasından aldığımız beyaz çarşaflı beden, kazılan çukura yavaşça koyuldu. Üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. Yine sinirlendim, aşılmaz engellere karşıyım babacığım. Sana bu olanları anlatırken yazımı bir edebiyatçının sözleriyle de süslüyorum arada, fark etmemişsindir. Artık gizlimiz, saklımız olmasın. Beton blokların üzerine, kazılan toprak tekrardan küreklerle kapatıldı. Çoğunu tanımadığım insan, ellerini kavuşturarak ve başlarını eğerek beyaz çarşaflı adamın ölümünün gerçekliğini düşünürmüş gibi yaptılar mezarının başında. Aralarında öteki dünyaya inanmayanlar da vardı. Ama ne önemi vardı, senaryo yazılmıştı oyuncular gereğini yapıyordu.

O gün kenetlenmiş beylik laflarda bulunan bütün çevren, bugün yoklar. Yok oldular, ben de beton bloklar koydum aramıza tekrardan. Kenetlenmeyi düşündükleri gün, düşecekleri o yüz kızartıcı durum için önlem aldım onlar adına anlayacağın. Mantıklı bir insan olarak bu düşünceme diyeceğin pek bir şey yoktur sanıyorum.

Bugünlük bu kadar yeter diye düşünüyorum babacığım. Kapitalizmde yeni bir işe başladım. Tabi ki de kadrolu değil. Yapamıyorum biliyorsun. Yarın erken uyanmam lazım. Vicdansız affetmiyor. Anlatacaklarım bu kadar değil, devamını getireceğim. Şimdilik sana ithaf edeceklerim bunlar, hürmetle ellerinden öpüyorum.

İlginizi çekebilir

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)
Müzik
21 paylaşım1,103 okundu
Müzik
21 paylaşım1,103 okundu

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)

Mücella Yazan - Oca 01, 2018

Itri musikimizin Süleymaniye’si ise, Zaharya da Sultanahmet’idir. Yahya Kemal 18. yüzyılın başında ulus-devlet dönemi başlarken çokuluslu bir imparatorluk olan Osmanlı…

Gün
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım973 okundu
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım973 okundu

Gün

Erhan - Kas 02, 2017

Vakit geldi. Ben mekâna biraz geç intikal ettiğimden sadece arka sıralarda yer kalmış olduğunu gördüm. İşime gelir. Oturdum ve üzerine almak istediğim kitapları yazdığım not defterimi çantamdan çıkardım.

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım761 okundu
Hikâyat
0 paylaşım761 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Yorum Yaz

Your email address will not be published.