Hakîkî Bir Yolculuk

Velhasıl, İbn Arabî ve Tarkovsky’yi, Mevlâna ve Deleuze’ü, Dostoyevski ve Kaplanoğlu’nu, Gide ve Bauman’ı, İzutsu ve İbnSinâ’yı ve çok daha fazlasını aynı yol üzerinde bir hedef uğruna ilerlerken görmek hemen herkesi heyecanlandırır kanısındayım.

avatar
9 Mart 2017
408 Okunma

“Dinle neyden” diyen Mevlâna hazretleri öze dönüşün çığlığını neyin kamışa duyduğu hasretten anlatır bizlere. Neyin yakıcı sesi onun duasıdır, âh’ıdır. Eşref-i mahluk olan insan da elbet bir arayış içerisindedir. Şah damarından yakın olan ve her daim özlem duyduğu o yüce hissin peşinde koşar durur. Kal-u Bela. Her yerde (deniz, sema, toprak…) , her kişide (anne-baba, yazar, filozof, şeyh…) , her demde (uyku, sohbet, seyahat…) , her nabızda (hüzün, şefkat, hiddet…) o yüce hissin peşi sıra takılır gider. Bilir yahut bilmez ama farkında olmasa dahi elbet bir yol üstünde ilerler. Ne mutlu ki bu yolu bilen ve bu ulviliği arayanlara! İşte Enver Gülşen bu arayışı genelde sanat hususi olarak sinema üzerinden yapan bir büyüğümüz. Sırat-ı müstakim üzerinde daimî kalma çabası içerisindeki bir hakikatsever.

Sanat, insana istediğini değil, ihtiyaç duyduğu verir, diye başlıyor kitabın ilk bölümüne Enver Gülşen. Daha ilk cümleden mezkûr arayışı ve onun mutlak yaveri mevkiinde olan şevki okuyucuya hissettiren bir giriş. Duraksadığın bir an için kitaptan kafanı kaldırıp etrafa baktığında mevcut olanın olduğundan farklı görünmesine sebep olacak bir giriş. O an için aklıma düşenlerse kendime bakmamı sağladı. İstek sınırsızdır, ihtiyaç idareli. İstek karamsardır, ihtiyaç hedef odaklı. İstek hadsiz hevestir, ihtiyaç huduttur. İstek nefsîdir, ihtiyaç ruhî. İşte insan!

Sinemanın Hakikati, çemberin dışından merkezine doğru bir yolculuk benim için. Kabuğunu sanatın oluşturduğu meyvenin çekirdeğine sinema, roman ve felsefeyle ilerleyen bir seyahat. Evet, roman ve felsefe de bu seyahatte yoldaşımız. Başta “romanın everesti” sıfatıyla nitelediği Dostoyevski olmak üzere, Kafka ve Gide gibi yazarlar ve onların görece en önemli eserleri masaya yatırılıyor. Her bölümü kendine ait bir üslupla ele alıyor Gülşen. Karakter analizleri yapıp onların romandaki öneminden bahsediyor; ve en mühim nokta olaraksa bunların sinemaya nasıl aktarıldığı yahut aktarılması gerektiğini belirtiyor. Özellikle Suç ve Ceza bölümü vurucu pasajlarla dolu. Raskolnikov’u düştüğü kuyudan çıkma çabası içerisinde görmek çok farklı bir tatta. Elbette sadece romanlar ve bunlar üzerinden mütalaaya sunulan sayfalardan oluşmuyor eser. Sinemadan çıkıp sinemaya dönen arayışlardan mütevellit kısımlar da en az diğerleri kadar muazzam. Bu arayışlar tahmin edileceği üzre teknik bilgilerle örülü olmaktan ziyade, hakikat arayışının getirdiği hoş bir havayla ifa ediliyor. Metropolis ve Qatsi Üçlemesi bunlar arasında sayılabilir.

Sinemayı kâl değil, hal sanatı olarak görüyor Gülşen; ve sinemanın diğer sanatlardan en büyük farkının bu olduğunu söylüyor. Bunun en temel sebebiniyse arayışın çekirdeğinde bulunan irfânî nefes oluşturuyor. Kitap boyunca esen tasavvuf rüzgarlarıysa bu irfanın dışavurumu. 2004 yapımı Strings filminden yola çıkarak modern insanın çaresizliğini anlattığı “İpleri Kesmek” adlı bölümse bu irfanı okuyucuya en çok hissettiren bölüm olsa gerek. Kısaca burada anlatmağa çalışayım.

“Başlangıçta insan, iplerle yukarıya bağlıydı. Bilgi, varlık ve saadet bu iplerin varlığı ile vücut buluyordu. Bir zaman sonra bu ipler insanlara ağır gelmeye başladı. Çünkü insanın yürüyüşüne engel oluyordu. İnsanlar, onlardan kurtulmak istedi. Lakin onları kesmeye korktular ve ortaya cellatlar çıktı. Beden uzuvlarındaki, baş üzerindeki ipleri kesen cellatlar kalp üzerindeki incecik ipi kesemediler; onu yok sayıp fark edilmez bir renge boyadılar. Özgürce hareket etmeye başlayan insanoğlu belli bir vakit sonra bir şey fark etti; yeryüzü bir bataklıktı aslında. Engel olduğu vehmedilen ipler aslında birer koruyucuydu. Özgürlük sanılan durumsa bir vahamet.”

Enver Gülşen’in sinemayı bir hal sanatı olarak gördüğünü belirtmiştim. Bundan ötürü kendisi arayışın bir yaşam haline geldiği bizim geleneğimizin (özellikle tasavvuf) sinemaya açılan en güzel yol olduğunu belirterek, aşkınlık ve arınma hissiyatını layıkıyla aktarılabileceğine inanıyor. Bunda Türk ve dünya sineması için bir ruh olarak gördüğü Semih Kaplanoğlu’nun Süt-Bal-Yumurta üçlemesinin katkısı çok büyük. Burası az da olsa Andrei Tarkovsky’den bahsetmenin tam yeri. Az diyorum zira kitapta onun kendisinden, sanat görüşünden ve eserlerinden epeyce bahsediliyor. Yazar için sinema ondan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor. Her filminin ayrı birer başyapıt olduğunu söylüyor ve onu bir hakikat arayıcısı, bir İz Sürücü, hatta bir derviş olarak niteliyor. Tüm bunlara rağmen bizde mevcut bulunan irfânî nefes sayesinde Tarkovsky’nin filmlerinde haykırdığı arayışı yakalayabileceğimize ve hatta aşabileceğimize inanıyor. Kitabı okuyunca kendisine hak vermemek elde değil. Sonuçta kitabın bir yanında “Sanat, eğer Allah’ın bilinmesi için bir gayrete hitap etmiyorsa, boş bir uğraştır” diyen Gülşen; diğer yanında “Tanrısız bir sanata inanmıyorum diyen” Tarkovsky bulunuyor.

Velhasıl, İbn Arabî ve Tarkovsky’yi, Mevlâna ve Deleuze’ü, Dostoyevski ve Kaplanoğlu’nu, Gide ve Bauman’ı, İzutsu ve İbnSinâ’yı ve çok daha fazlasını aynı yol üzerinde bir hedef uğruna ilerlerken görmek hemen herkesi heyecanlandırır kanısındayım. Bu isimlerden de anlaşılacaktır ki kitabı okuyan her kim olursa olsun kendine katkı sağlayacak bir şeyler bulabilir. Sinema izleyicisi yahut edebiyat sevdalısı değilseniz bile sadece fikir harmanında yuvarlanmak ve en önemlisi bir şeyler hissetmek için bile okunmalı. Tabii bunlarla iç içeyseniz çok daha fazlasını yaşayacaksınızdır.

Burada bir parantez de Yusuf Kaplan’a açmak gerekir. “Yazmak, kor gibi bir ateşi içimizden çabucak atmak iştiyakı” diyen Enver Gülşen’i bu kitapları (Birinci kitap Sinemanın Hakikati, ikinci kitap Hakikatin Sineması. Kitapların isim babası da Yusuf Kaplan’ın ta kendisidir.) çıkarmasına yol açan Kaplan’a teşekkür etmek bir borçtur. Ek olarak, prologda Enver Gülşen’in Mantıku’t-Tayr ve Stalker paralel okumasını içeren kesitler takdire şayan bir iş. Her İz Sürücü’nün derinden etkileyeceğine inanıyorum. Ayakta alkışlanası, tekrar tekrar okunası.

Sözün özü, sinemaya, edebiyata, şiire ve tümüyle sanata farklı bakmamı sağlayan, daha doğrusu sahih bir bakış açısı edinmemi sağlayan bu eser benim fikriyatımda temel taşı mahiyetinde bir yer edindi. Ne vakit kitaptan bir konu açılacak olursa ve ben bundan bahsetmezsem eksik bir konuşma olur benim için.

İlginizi çekebilir

Şahmaran Söylencesi
Hikâyat
2 paylaşım747 okundu
Hikâyat
2 paylaşım747 okundu

Şahmaran Söylencesi

Orhan Bahçıvan - Haz 19, 2017

Bazılarına göre İran kaynaklı bir masaldır. Bazılarına göre de Mısır kaynaklıdır. Anadolu toprakları üstünde yüzlerce çeşitlemesi bulunan, Şahmaran anlatımının geçtiği yer olarak Tarsus şehri gösterilir.

Babacığım
Deneme
0 paylaşım149 okundu
Deneme
0 paylaşım149 okundu

Babacığım

Hayat Can - Haz 18, 2017

Hakikat demişken... Kendi hakikatimi ararken ben, benimle sabah ezanlarına kadar yorulmadan yaptığın kıssalarla dolu sohbetini özledim. Evet.

Ân – Açık Parlak Sarı
Dem
2 paylaşım160 okundu
Dem
2 paylaşım160 okundu

Ân – Açık Parlak Sarı

Hayat Can - Haz 17, 2017

Cebinden sigarasını çıkarırken sağ bacağını sol bacağının üzerine attı ve ayn'anda karşısındaki eski çamın dallarına konuşlanmış kahverengi siyah sokak güvercinini gördü.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.