Kutsal Anadolu Toprakları

Toros dağlarına yapılan zahmetli yolculuk, gerçekte Türkiye’nin kalbine yapılan yolculuktur.

avatar
9 Haziran 2017
5 Paylaşım 358 Okunma

Patrick Kinross, yani ülkede bildiğimiz adıyla Lord Kinross; Mustafa Kemal Atatürk’ün biyografisini kaleme alan erken dönem yazarlardandır. Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu isimli kitabı yazmak için uzun yıllar Türkiye’de kalan Kinross, bunun yanı sıra Osmanlı – İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü adıyla da bir kitap yayınlamıştır. Bu İngiliz, gözlerden uzak kalmış bir başka kitabıyla da Türk kültürü ve coğrafyası hakkında derin gözlemlerde bulunuyor ve edebî zenginliği ile okuyucuları kâh güldürüyor kâh sinirlendiriyor: Kutsal Anadolu Toprakları…

1950’den sonra, bir gemi ile başladığı Anadolu seyahatini anlatan yazar, uğradığı birçok noktada hem tarihi bilgiler veriyor hem de Türkler ve diğer yöre halkı hakkında ilginç gözlemlerde bulunuyor. Kitap, Nokta Yayınları tarafından neşredilmiştir.

Kitaptan:

Başka bir lüksüm daha olacaktı; İstanbul’un telaşlı koşuşturmasıyla, Anadolu yolculuğunun insancıl ilişkileri arasında sosyallikten uzak bir geçiş dönemi yaşayacaktım. Bunda da başarılı oldum aslında. Samsunlu bir terziyle öğrenci olan oğlunun benim masamı paylaştıkları yemekler dışında. On dört yaşlarındaki oğlan solgun yüzlüydü, iri yarıydı; kafası traşlıydı. Üzerinde morlu yeşilli bir gömlek, ayağında Amerikan malı ayakkabılar vardı. Yuvarlak gözlerini benden alamıyordu, çünkü daha önce hiç, bir İngiliz görmemişti. Aralarda, radyo bir süre için sustuğunda, yanlışlarla dolu İngilizce cümleler mırıldanarak benim onayımı almak istiyordu. Babası sadece bir kez sessizliğini bozdu ve benim Amerikanca da konuşup konuşmadığımı öğrenmek istedi.

Oğlan, güvertede benim yanımda oturup Kızların Günlüğü adındaki kitabını okumaya ve ağzındaki sakızı şaklatarak çiğnemeye bayılıyordu. Zaman içinde bu sesi duymazdan gelmeyi öğrendim.

***

Doğuda, sistemden çok insanın kendisine itibar edilirdi. Bu kişiler, ülkeyi anlayarak, dilini öğrenip konuşarak ve çoğunlukla eksantrikliğe varan bir bireycilikle, bu itibarı kazanıyorlardı.

Trebizond’daki İngiliz konsolosu tam böyle bir adamdı. Şakacı, göçebe ruhlu, insan doğasına ilgi duyan bir insandı. İngiliz Hava Kuvvetleri’yle, tesadüfen Türkiye’ye gelmiş, ülkeye âşık olmuştu ve dilini öğrenip halkın sevgisini kazandıktan sonra, bir süre konsolos olarak orada kalmasına izin verilmiştir. Ama bu garantili bir iş değildi. Süresi bilinmiyordu. Günümüzde, Dış İşleri Bakanlığı, hem amatörlerin hem de uzmanların hevesini ve cesaretini kırmakta. Bu yüzden, Türkiye hakkında derin bir bilgiye sahip olan bu konsolosun yerine, çok yakında, Meksika hakkında az çok bir şeyler bilen biri gelebilir. O da bir süre kaldıktan sonra, sırası gelince mesleki açıdan yükselerek yoluna devam eder.

***

Kadınların evde oturduğu bir kentte, yabancı bakışlardan tedirgin olduğu için, kendisi nadiren dışarı çıkıyor, sadece haftada bir kez pazara, ya da sözüm ona parkta oynayan çocuklara göz kulak olmak için onların yanına gidiyordu. Park adı verilen mek3an vahşi otlarla kaplı bir toprak parçasıydı. Burada, hizmetkârlar, efendilerinin bayramda kesmek için besledikleri koyunları otlatıyorlardı.

***

Eskiden ismi, konuk sevmez, konum barındırmayan yer anlamına gelen Axine iken, geç Yunanlar döneminde, uzlaştırmacı bir tavır benimsenerek, bu isim, konuksever anlamına gelen Euxine olarak değiştirilmiştir.

***

Kral, radyoda niçin Türk müziği çalınmadığını da sormuştu. Atatürk, Avrupalılaşma hareketinin bir parçası olarak, uzun yıllar önce, radyoda Türk musikisi çalınmasını yasaklamıştı. Ama, o andan itibaren, Türk musikisinin kederli nameleri yeniden duyulmaya başladı ve kralın Türkiye’de yayan vatandaşları aynı şeyleri hissetmeseler bile, Türkler ona minnettar oldular.

***

Bir insanı tanımak için olduğu gibi, bir kenti tanımak için de onunla yalnız kalmak, onu Téte a téte (baş başa) incelemek gerekir. Bir başkasının rehberliği olmaksızın, insan karakterinin derinliklerini keşfe çıkar gibi, onun çapraşık yollarında kaybolmak ve sonunda onu tanımak, kişiliğini anlamak, kendini ona yakın hissetmek ve böylece rahat hareket edebilmek gerekir.

***

Burada bir kahvenin önünde durup, manastırın yakınlarına kadar giden yolun açıp olup olmadığını sorduk. Cevap artık alışmaya başladığım, Türklere özgü, kesin bir hareket oldu. Başlar yukarı kalktı. Tek bir heceyi telaffuz etmek için, dudaklar yuvarlandı: “Yok!” Bu, hayır yerine kullanılan, bir kapının çarpılması ya da bir iğnenin saplanması gibi, insanı tedirgin eden bir kelime. Diğer lisanlarda, başka insanlar, hayır yerine evet demeyi ya da belki diyerek yumuşatmayı seçerler. Bu, gezginleri hem rahatlatır hem de yanıltır. Ama açık sözlü Türk, bir gülümsemeyle bile hastayı uyuşturmadan ilacı zerk eder.

***

Arıların azelea pontica (Pontus Açelyası) adlı çiçekten yaptıkları balın Xenephon’un askerleri üzerinde şaşırtıcı etkileri olmuştu. Bu balı yiyenlerin hepsi aklını kaybetmiş, hepsinde kusma ve ishal baş göstermiş, ayakta dik duramaz olmuşlardı. Az yemiş olanlar sarhoş gibi olmuş, çok yiyenler ise deliye dönmüşlerdi. Ancak yirmi dört saat sonra kendilerine gelmişler ve tamamen iyileşmeleri için üç dört gün geçmesi gerekmişti. Aynı balla dolu çanaklar, yerli halk tarafından Pompey’in ordusunun yolu üzerine de dizilmişti. Böylece, askerler karışımı içip akılları başlarından gittiğinde, onlar saldırmışlar ve onlardan kolayca kurtulmuşlardı. Bugünkü köylüler bunu biliyorlar ve bu bala “deli balı” adını veriyor ve alkollü içkilere verecek paraları olmadığı zaman, ara sıra bu baldan yiyorlar. Onu, mideye çok zararlı olan ve etkisi çok uzun süren bir çeşit uyuşturucu sayıyorlar. Belki de bir şans eseri olarak, be oraya gittiğimde bu balın mevsimi değildi.

***

Otel temizdi ve tek sorun, yatak odasındaki ışığımın kapının dışındaki anahtarla sönmesiydi. Bu, hayaletlerin, canavarların ya da haydutların korkusuyla ışıklar açık uyumayı seven Türklerin kaldığı ve elektrik faturasından tasarruf etmek isteyen otel sahibinin oda oda dolaşarak ışıkları söndürdüğü bu Anadolu otellerinde bir gelenekti.

***

İnsanlar, güneşten ve Osmanlı zamanındaki sakallarına özlem duyarcasına birkaç günlük kirli sakallarıyla koyu tenliydiler. Anadolu’da sakal birçok evreden geçmiştir. Öncelikle askerlerini traş ettiren Büyük İskender zamanında yok oldu. Sonra, kendi cilt hastalığını saklamak isteyen Hadrian’ın zamanında geri döndü; Konstantin döneminde paganizmle kaldırıldı; sonra İslam ile birlikte tekrar döndü; sonunda Atatürk tarafından tekrar kaldırıldı. Ama şekli ne olursa olsun bıyık hep kaldı.

***

Önümüzdeki ovada ise, dağın eteğine çok yakın gibi görünen bir ışık kümesi vardı. Burası, Sovyet Ermenistan’ının başkenti Erivan’dı. Huşu, aşağılama ve tahminlerle karışık bir mırıltı dolaştı. Erivan! Erivan! Erivan! Bu ışıklar hepimizde baş döndürücü bir hayranlık uyandırıyordu. Bugün Erivan ve halkının yaşantısı, insanlara Lhasa ya da Mekke veya herhangi bir yasak şehir gibi esrarengiz ve anlaşılmak geliyordu. Belki de, çağdaş seyyahlar, dünyanın yarısını yeniden esrarengiz kıldığı için, Demir Perdeye teşekkür borçlular.

***

Yaşlıca bir gazeteci gelip yanımıza oturdu ve yerel politikayla ilgili yazdığı bazı yazıları bize okudu; okuması o kadar uzun sürdü ki, beyaz sakallarının göğsüne uzayışını izledik diyebilirim.

***

Toros dağlarına yapılan zahmetli yolculuk, gerçekte Türkiye’nin kalbine yapılan yolculuktur. Bu geniş yaylalarda Türkler, saf Türktür, sahillerde ya da ovalarda olduğu gibi Yunan, Arap veya Yakın Doğu toplumlarıyla karışmış değildirler. İşte burada, doğru, dürüst; yakıcı sıcaklardan ve dondurucu soğuklardan yılmayan dayanıklı bir ırk yaşamaktadır. Ramsay’in deyişiyle, “dağlar tarafından dünyadan ayrılan ve kendi doğasına tek edilen” bu ırkın ruhu, geniş bir alana da olsa asla hapsedilemez.

Fotoğraf: Cüneyt Oğuztüzün

İlginizi çekebilir

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım117 okundu
Hikâyat
0 paylaşım117 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Şahmaran Söylencesi
Hikâyat
2 paylaşım925 okundu
Hikâyat
2 paylaşım925 okundu

Şahmaran Söylencesi

Orhan Bahçıvan - Haz 19, 2017

Bazılarına göre İran kaynaklı bir masaldır. Bazılarına göre de Mısır kaynaklıdır. Anadolu toprakları üstünde yüzlerce çeşitlemesi bulunan, Şahmaran anlatımının geçtiği yer olarak Tarsus şehri gösterilir.

Babacığım
Deneme
0 paylaşım246 okundu
Deneme
0 paylaşım246 okundu

Babacığım

Hayat Can - Haz 18, 2017

Hakikat demişken... Kendi hakikatimi ararken ben, benimle sabah ezanlarına kadar yorulmadan yaptığın kıssalarla dolu sohbetini özledim. Evet.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.