Meyhâne, Dedemin Can Evi

Biz İran’da meyhaneyi kaybettik. Mey içiyoruz ama hâneyi kaybettik. O hâne, özel hânelere girdi. O yüzden buraya geldim.

avatar
16 Ocak 2017
417 Okunma

İran coğrafyası, bugüne kadar Türklerin sürekli etkileşimde bulundukları ve âdeta bin yıldır da kopmaz bir parçası olarak muhkem şeklini muhafaza eden bir bölgedir. Kimi zaman Anadolu ve İran coğrafyasını yönetenler karşı karşıya gelmiş kimi zaman da dostâne havalar içerisinde liderler paktlar imzalamıştır. Hars anlamında da bu iki coğrafyanın insanı birbirinden oldukça etkilenmiştir. Öyle ki, altı asırlık Osmanlı Devleti Fars alfabesini benimsemiş, edebî mânâda da İran entelektüellerinden faydalanmayı bilmiştir. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise İran’da vukuu bulan devrim, iki ülke arasına setler çekmeye çalıştı. Bu, dünya tarihi açısından da mühim olayların ortaya çıkacağına dair işaret olarak algılandı. Nitekim öyle de oldu. Orta Doğu’da savaşlar ve kültürel kopmalar yaşanırken, Türkiye de benzer bir senaryo ile sınanmaktaydı…

Mehdi Shabani de, devrim zamanında dünyaya gelen İranlı bir yönetmen. Kendisine verilen aykırı yönetmen unvanını pek kullanmasa da, Türk ve İran kültürü için yapmış olduğu belgesel çalışmalar ile kültürel hizmetlerine devam etmekte. Maltepe – Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde galası yapılan Meyhane, Dedemin Can Evi adlı belgeseli ile de, İran’da yok olmuş meyhâne kültürünün izlerini İstanbul’da aramaya çalışmıştır.

Mehdi Shabani ile Türk ve İran kültürü, sinemacılık faaliyetleri, biyografisi ve yapacağı çalışmalar üzerine hoş bir sohbet yaptık.

Mülâkat

Gürkan Canpolat: Dilerseniz kronolojik olarak gidelim. 1975 yılında Tahran’da doğuyorsunuz, doğduktan kısa bir süre sonra da İran Devrimi vukuu buluyor. İran Devrimi’nin, çocukluk hayatınıza etkisi nedir?

Mehdi Shabani: Devrim, insanın bütün hayatını etkiliyor. Sol-devrimci bir çevrede yetiştim. Bu bakımdan bizim için devrimin hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Devrimden sonraki kısa bir süreci, biz Bahar Özgürlüğü olarak adlandırıyoruz. Bu süreçte birçok kazanım elde ettik. İran tiyatrosunun, edebiyatının en güzel numuneleri o zaman ortaya çıktı. Herkes devrime sahip çıkıyordu. Ancak bir süre sonra devrimin hakkı yendi ve şeriat rejimi taraftarları iktidarı ele geçirdi. Biz solcular, o devrime hiçbir zaman İran İslâm Devrimi demedik. Çalınan Devrim kavramı, bizce daha uygundur. Türkiye’de vukuu bulan darbe ile bizdeki darbe oldukça farklıydı. Türkiye’de siyasî darbeler olurken, bizdeki darbeler toplumsal yaşantının, başta kültür olmak üzere birçok unsurunu değiştirmeye yönelik yapılmıştır. Meyhane belgeselinde esasen bu konuya değinmek istedim. Bir tarafta devrim var ve bu devrim alkol yani meyhane kültürünü sildi. Ancak kültürde ve tarihte hiçbir şey kaybolmaz, yani yok edemiyorsunuz.

Hülâsa biz, devrimden oldukça fazla etkilendik. Hem iyi hem de kötü izleri, hâlâ yaşantımızda devam etmektedir.

G.C.: İran Devrimi’nden sonra dünya sinemasında konu ile ilgili birçok film çekildi. Bu filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.S.: Bu konudan söz etmek için öncelikle sinema piyasasından bahsetmek gerekir. Ne yazık ki İran ve Türkiye gibi ülkelerde, başta belgesel sahası olmak üzere birçok sinema dalının piyasası bulunmamaktadır. Piyasa, genel olarak Batı festivallerindedir. Orada da birtakım çerçeveler bulunmaktadır. Bu zihniyette genel olarak düşünülen sınırlar şu şekildedir: “Müslüman ülkelerde şiddet vardır, şiddet kadınlara, eşcinsellere ve azınlıklara karşıdır.” Batı toplumuna da bu tema eksenindeki sahte sinemayı vermek, onları ikna ediyor ve diyorlar ki: “Biz İran hakkında doğru düşünüyorduk. Kadını taşlamak var, eşcinsellere şiddet var.”

G.C.: Peki, bizim içimizden niye çıkmıyor; bizi kendimiz gibi, bizi bizden anlatacak biri? Madem Batı gözüyle yaptığımız bir sürü film var, Doğu gözüyle biz neden film çekmiyoruz? Yeterince ilgi çekmediği için mi?

M.S.: Bunun ilk sebebi, az önce de bahsettiğimiz gibi piyasa meselesi. Batı diliyle marketing… Çünkü sen filmi festivallere satıyorsun, ancak festival senden ne istiyor? İkinci büyük mesele ise, devletlerin kültürel mânâda belgesel gibi sinemacılık faaliyetlerini desteklemiyor olmasıdır. Bu da oldukça büyük bir problem. Yâni, bana göre iki önemli mesele var: birisi ekonomi, diğeri ise politikadır.

G.C.: Bunu kırmak mümkün değil mi?

M.S.: Ben falcı değilim, bilmiyorum. Ama biz çalışıyoruz, mücadele ediyoruz. Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz.

G.C.: Bugünlerde tartışılan Osmanlı Türkçesi meselesi var. Türkiye’de kendisini aydın olarak nitelendirebilmenin ilk şartı, bize göre eski yazıyı bilmektir. Ancak Türkiye’nin bu noktada birçok eksiği bulunmakta. Bu aşamada Türk sinemacılarının, yönetmenlerinin ve oyuncularının da yetkinliklerinin az olduğunu düşünüyor musunuz? Kendi kültürlerine bu kadar yabancılar, o yüzden mi nitelikli işler ortaya çıkmıyor?

M.S.: Çok zor bir soru soruyorsun. Tarih, bir yerde kesilirse; kendini gösteremiyor. Osmanlı Türkçesi de, alfabe farklılığına dayanıyor. İnsan bir ay gibi bir sürede bu alfabeyi de öğrenebilir. Bizim tarihimiz hep kesintiliydi. Bu bölgede ne kadar darbe gördüysek, tarihin normal seyri de değişti. Ben yine meyhaneye döneceğim; bir dönemde meyhane ismi yasaktı Türkiye’de, sanat ve kültür içerisinde bir şeyler yok oluyor böyle. Dolayısıyla tarihte boşluklar doğuyor. Sanatın her alanında bunun olumsuz etkilerini görebiliyoruz.

G.C.: Biraz sinema tarihine ara vererek, sizin geçmişiniz hakkında soru sormak istiyorum. Birçok işle iştigal ettiniz; taksi sürücülüğü, kitap satıcılığı, marangoz, aşçılık… Bu tarz işler yönetmenlik hayatınızda belli bir fikirler edinmenizi sağladı mı?

M.S.: İş hayatı ve özel yaşantının keskin çizgilerle ayrılamayacağını düşünüyorum. Madem ki benim hayatımı etkiledi, dolayısıyla işimi de etkiledi. Farklı işler yapmam, birçok farklı insanlarla muhatap olmamı sağladı. Bundan da son derece memnunum. Farklı kültürlerle tanışmayı seviyorum.

G.C.: Biraz da Şeşbeş’ten bahsedelim. Bildiğiniz gibi tavla, kadîm bir oyundur. Satranç gibi zekâ gerektiren oyunun yanında, biraz da şans gerekir düsturu tavlayı meydana getirmiştir. Peki, sizin nerden aklınıza geldi tavla, izini nasıl sürdünüz?

M.S.: İran’da hamam kültürü hakkında uzun metraj bir belgesel yaptım. Ancak o zaman fark ettim ki kültürümüzde bâzı şeyler yok olmuş. Tavla da öyleydi. Türkiye’de tavla, her yerde oynanıyor. Evde, işte, sokakta, kahvede, kafelerde… Bu kültür burada hâlâ yaşıyordu ve bir belgeseli de yapılmamıştı.

Tavla ilginç bir oyundur. Bir tarafı zekâ, bir tarafı şans, bir tarafı da kader… İşte ben de belgeselde, hayat felsefemizi oyun bakışından anlatmaya çalıştım. Şeşbeş’e başlama hikâyem de böyledir. Türkiye’de henüz yayınlanmadı, ancak dört ay kadar önce bir Amerikan kanalında yayınlandı.

G.C.: Ben yine İran’a döneceğim. Devrim öncesinde ve sonrasında İran sinemasında ne gibi farklılıklar meydana geldi?

M.S.: Büyük fark vardı. Devrim öncesinde siyasi özgürlük yoktu. Türkiye’nin darbeden sonraki dönemi gibi düşünebiliriz. Kişisel özgürlüğü var, toplumsal özgürlüğü de var gibi, ama siyasi özgürlüğü yok…

İran sineması da berbat hâldeydi. Ana tema aksiyon, aşk ve seks gibi konular üzerineydi. 40-45 yıl önce, genç yönetmenler farklı yollar üzerinden yeni sinema hareketlerine başladılar. Devrimden sonra seks, alkol ve kadınların açık olması yasaklandı… Bundan dolayı yönetmenler sansür konusunda daha yaratıcı olmaya başladılar. Bu da onları farklı düşünmeye yöneltti. Devrimden sonra, konuşmamızın başında da belirttiğim gibi Bahar Özgürlüğü’nde birkaç yıl, siyasal ve kültürel bir serbestlik dönemi yaşandı. Ama daha sonra savaş da başladı ve sinema bir propaganda dönemine girdi. Bir taraftan da muhaliflere karşı yine propaganda sineması yapıldı. Ama bir de yeni sinema hareketleri başladı. Bu da çocuk sinemasıydı.

Devrim sonrasında İran kapalı bir toplum hâline gelmişti. Bu da dışarıdan merak uyandırdı. Böylece dinî bir sinema dönemi de başladı. Ancak bu dönem içerisinde farklı sinema hareketleri ortaya çıkardı.

G.C.: Türk sinemasında beğendiğiniz bir sinemacı var mıdır?

M.S.: Yılmaz Güney’i, Türkiye’yi gelmeden önce de tanıyordum. Ondan büyük feyz alıyorum.

G.C.: Sinemaya ne zaman başladınız?

M.S.: 2002 yılında yönetmenlik yapmaya başladım. Bunun yanında tarih, siyaset ve sanat hakkında da muhtelif makaleler yazmaya devam ediyorum.

G.C.: Kültürel belgeseller ülkemizde de pek izlenilmiyor. Bunu kırmanın bir yolu var mıdır?

M.S.: Alternatif sinemaya devlet desteği verilmesi gerekmektedir. Ama devlet desteği de sinemacıları sınırlı konular üzerinde durmaları konusunda güdüleme tehlikesi taşımaktadır.

G.C.: Sinema filmleri, artık neredeyse tamamen dijital ortam üzerinden imâl edilir oldu. Muhtelif bilgisayar yazılımları yardımıyla basit filmler ve belgeseller oluşturulabiliyor. Bunun, sinemaya etkisi nedir?

M.S.: Ben bu gelişmeleri oldukça olumlu görüyorum. Artık sinema elit sanatı değil. Biraz sanayiden ayrıldı bu bakımdan. Yani eğer özel bir fikrin varsa daha ucuza, daha rahat bir şekilde fikrini ortaya çıkarabilirsin.

G.C.: Sizi aykırı yönetmen yapan nedir?

M.S.: Bir gazeteciyle röportaj yapmıştık, bu ismi o bana söyledi. Ben kendimi aykırı insan olarak görmüyorum. Olay bundan ibâret.

G.C.: Meyhane belgeseli çekmek nasıl geldi aklınıza?

M.S.: Bu düşüncem, yok olan ya da yok olmaya yüz tutmuş kültürlerle alâkalı olarak başladı. Örneğin hamam kültürü artık yok oldu. Bununla ilgili de belgesel çektik. Meyhanede de mekânlar devam ediyor, ancak kültür artık yok olmak durumunda. Bu ilk sebebimdi. İkinci sebebim de rakıdır. Ben rakıyı seven biriyim. Üçüncü sebebim ise birileriyle rakı içmek isteyişimdi. Ondan sonra bir baktım, meyhane kültürü hakkında çok az bilgi var. Biz İran’da meyhaneyi kaybettik. Mey içiyoruz ama hâneyi kaybettik. O hâne, özel hânelere girdi.  O yüzden buraya geldim. Bu kültür, İstanbul’da son demini yaşıyor. Biz de işe böyle başladık.

Hemen şunu bildireyim ki bu film alkol hakkında değil. Alkol, nihâyetinde zararlı bir içecektir. İnsanları teşvik etmemek gerekiyor, bu filmde de ona bayağı çalıştım. Film, kültür ile alâkalıdır. Belgesel bir hâne meselesi, sosyalleşme mekânı olarak meyhaneyi ele almaktadır. Ben de bu alan hakkında bir film yapmaya çalıştım. Dolayısıyla hâne, meyden daha önemliydi benim için.

G.C.: İran, meyhane kültürünü ne zaman kaybetti?

M.S.: Devrimden sonra…

G.C.: Türkler, Orta Doğu’dan atlarının sırtında Anadolu’ya geldiklerinde mey kültürünü de beraberinde getirmişlerdi. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bu kültür ara ara duraksamalarla devam etti. Nice farklı baskılar, darbeler, yönetim değişiklikleri, savaşlar görmesine rağmen bu kültürün ülkemizde hâla yaşayıp, İran’da yaşamaması tek bir devrime mi bağlanıyor?

M.S.: Devrime değil, devrimden sonraki olaylara bağlamak gerekir. Ancak bir taraftan insanlar da bu kültüre sahip çıkmadılar. Biz hem siyasi hem de bireysel özgürlüğümüzü kaybettik. Ancak sizde böyle olmadı. Biz, meyhaneyi özelleştirerek evlere sığdırdık. Zaten filmde de bu kurguya yer verdik.

G.C.: İslâm ve içki konusunda gelecek tepkilerde çekinmediniz mi?

M.S.: Ben filmde o konuya ayrı bir özen gösterdim. Belgeselde dört meyhane üslubundan bahsediyorum. Biri hayal meyhanesi; yani benim kaybettiğim meyhane, dedemin meyhanesi. İran’da… Biri, bildiğimiz fiziksel meyhaneler. Bir diğeri meyhanelerin yerini almaya başlayan barlar, publar… Bunları da anlatıyoruz. Bir de edebiyat ve tasavvuftaki meyhaneyi anlatıyoruz. Çünkü bu da bir meyhanedir. Mevlânâ, Edip Harabi, Hâfız-ı Şirâzî, Ömer Hayyam meyhane diyor. Burada bir tartışma var, acaba meyhane gerçek meyhane mi yoksa cami ya da tekkeyi kast eden bir simge mi?

Netice olarak biz, bu belgeseli Batı gözüyle değil, bu kültürü bilenler olarak çektik. Saygı çerçevesinde yapılan eleştirileri de olgunlukla karşılıyoruz.

G.C.: Meyhane kültürünü kaybedeceğiz, değil mi?

M.S.: Hayır demeyi çok istiyorum, ama cevabım evettir. İsim olarak meyhane kaldı ve muhtemelen kalmaya devam edecek. Ama kültür olarak meyhaneyi kaybettik.

G.C.: Bundan sonrası için planladığınız projeler var mı?

M.S.: Yine kültür üzerine birkaç proje ile ilgili çalışmalarımız sürüyor. Oldukça ilgi çekici konular da arasında bulunuyor. Birkaç ay içerisinde her şey netleşecek umarım.

G.C: Çok teşekkür ediyoruz, oldukça verimli ve keyifli bir mülâkat gerçekleştirdik.

M.S.: Ben teşekkür ederim. Umarım her şey yolunda gitmiştir.

İlginizi çekebilir

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım117 okundu
Hikâyat
0 paylaşım117 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Şahmaran Söylencesi
Hikâyat
2 paylaşım926 okundu
Hikâyat
2 paylaşım926 okundu

Şahmaran Söylencesi

Orhan Bahçıvan - Haz 19, 2017

Bazılarına göre İran kaynaklı bir masaldır. Bazılarına göre de Mısır kaynaklıdır. Anadolu toprakları üstünde yüzlerce çeşitlemesi bulunan, Şahmaran anlatımının geçtiği yer olarak Tarsus şehri gösterilir.

Babacığım
Deneme
0 paylaşım247 okundu
Deneme
0 paylaşım247 okundu

Babacığım

Hayat Can - Haz 18, 2017

Hakikat demişken... Kendi hakikatimi ararken ben, benimle sabah ezanlarına kadar yorulmadan yaptığın kıssalarla dolu sohbetini özledim. Evet.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.