Ney

Ney, çoğu zaman çocukluğumu, Eyüp’te bir zamanlar yer alan ahşap kahvehaneyi, o kahvehanenin duvarlarında asılı olup, ahir zamana tanık olan ve bir taraftan da meydan okuyan siyah beyaz fotoğrafları ve nihayetinde babamın saçlarına ak düşmemiş yıllarını hatırlatır.

avatar
29 Ocak 2017
654 Paylaşım 9,397 Okunma

Hemen hemen herkesi etkileyen, çok uzaklardan gelen bir dirilişin sesidir çoğu zaman o. Sırlarını hemen açığa çıkarmaz ve herkesle ünsiyet kuramaz. Bezm-i Elest’te bize üfleneni, onunla cömertçe paylaşırsak ancak o zaman yol alabiliriz bir nizam içinde mânâya. Tüm enstrümanlar güzeldir lâkin o ortak olur sanki kâinatın sessiz çığlığına. “Ney”den bahsettiğimi anlamışsınızdır.

O çok şey anlatır fakat anlatmasının yanı sıra bana anımsattığı hatıralar, bu konu üzerinde yazmaya sevk etti beni. Ney, çoğu zaman çocukluğumu, Eyüp’te bir zamanlar yer alan ahşap kahvehaneyi, o kahvehanenin duvarlarında asılı olup, ahir zamana tanık olan ve bir taraftan da meydan okuyan siyah beyaz fotoğrafları ve nihayetinde babamın saçlarına ak düşmemiş yıllarını hatırlatır.

Küçüktüm onun sesine vurulduğumda fakat çok denememe rağmen bir kez olsun üflemeyi beceremedim o derûn sesi. Ben de babamı dinlemekle yetindim. Babam ben henüz ilkokul çağlarındayken neye sevdalanmıştı. Uzun yıllar bir kursa devam etti ve epey uzun süre üfledi. Sonra yıllar onun da nefesini eskitti ve bıraktı. Ama o ney hâlâ salonun bir köşesinde yerini korur ve sahibinin kıymetlisidir. Eyüp’ü hatırlatmasının ise uzun bir hikâyesi var aslında; Eyüp’ün eski bir sokağında küçük, duvarları ahşaptan çok sevimli bir kahve vardı. Metin Dede diye güzel bir insan işletirdi bu sevimli mekânı. Bebek hırkası mavisinden gözleri, pamuk beyazı sakalları vardı. Kafasında ise onu daha da sevimli kılan küçük bir kasket. Kimsesizdi belki de Metin Dede. Esrarengiz bir insandı. O kahvehaneye kimler kimler gelmezdi ki. Her renkten, her milletten, her dinden insan yudumlardı Metin Dede’nin çayını. Hayatım boyunca anımsayacağım bir özelliği vardı onun; kim çay içse, o çayların dibini içerdi Metin Dede. İşte o kahvede neyi çok güzel üfleyen bir üstâd vardı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ ara sıra kulağımda çınlar o ses ve hâlâ hatırımdadır orada içtiğim çayların lezzeti. Şimdilerde Metin Dede ona yalnızca duâlarımla ulaşabileceğim uzak bir yerlerde uyuyor. Uzaklara göç ettiğinde yine çocuktum. Onu en son ne zaman gördüğümü ya da o kahveye en son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. Sadece onunla aynı karede bir çocukluk fotoğrafım var. Fotoğraflarımdan en güzeli o belki de. Bazen o fotoğrafa bakıyorum ve özlem duyuyorum çocukluğuma, gidenlere ve çayın çayı kovaladığı muhabbetlere. “Ne güzelmiş” diye içleniyorum. Biz çocukken bu kadar mecâzen değil daha hakikâtenmiş her şey. Maalesef bugün o kahvenin yerinde sevimsiz bir simit sarayı var. Modern çağ dedikleri muhabbetlerimizi, çaylarımızın tadını ve nefes alıp verdiğimiz uğrak yerlerimizi de aldı. Nefessiz ve insansız kaldık. Girizgâhını bir neyle yaptığım bu yazı beni buralara taşıdı işte. Umarım siz de o çayın lezzetinden ve ney sesinden bir parça da olsa nasiplenmişsinizdir. Eğer öyleyse ne mutlu bana. Geçenlerde aklıma geldi ve neyin evvelini araştırmak istedim. Sonrasında bir kıssaya rastladım. Şimdi sizi o kıssayla baş başa bırakıp çekiliyorum.

Bir gün, Peygamber, Hz. Ali ile sohbet ederken, kimseye anlatmaması şartıyla ona ilahi aşkın sırlarından bahseder. Hz. Ali, Peygamber’den öğrendiği sırların ağırlığı altında âdeta ezilir. Taşıyamaz olduğu bu hâl onu alır, Medine şehrinin dışına kadar götürür. Ne kadar zamandır yürüdüğünü bilmediği çölde, yolu suyu çekilmiş bir kuyuya varır. Gönül dünyasına akmaya devam eden ilahi sırlar benliğine sığmaz olduğunda Hz. Ali dayanamaz artık, feyiz ve muhabbetle bezenmiş duygularını kupkuru kör kuyuya döker. Hz. Ali’nin dilinden dökülen sırların güzellikleriyle dolan kuyu da coşarak deruni bir heyecanla sel olur taşar. Taşan suların bereketi ile kuyunun etrafında bir bir kamışlar boy verir. Aradan günler geçer ve kuyunun başına bir çoban gelir. Kamışlardan birini keser. Kestiği kamışın gövdesine çeşitli yerlerinden delikler açar. Sonra dudaklarına götürüp üfler. Çoban nefesini verir vermez kamıştan aşıkâne inleme ve feryat sesleri yükselmeye başlar. Kamış her işiteni hayran bırakan seslerle birlikte ününü de yaymaktadır.

Efendimiz, kalbe vecd ve heyecan veren bu sesleri duyunca işin aslını anlar. Hemen Hz. Ali’yi çağırıp “Sana anlattığım sırrı açıkladın mı?” diye sorar. Hz. Ali “Evet, ya Rasulallah! O yüce sırrı kalbime sığdıramadım. Suyu çekilmiş bir kuyuya söylemeye mecbur kaldım” diye cevap verir. Mevlânâ’nın aktardığı bu hikâyeye göre o kuyunun etrafında boy veren kamışlar “ney” diye bilinir.

İlginizi çekebilir

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)
Müzik
21 paylaşım616 okundu
Müzik
21 paylaşım616 okundu

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)

Mücella Yazan - Oca 01, 2018

Itri musikimizin Süleymaniye’si ise, Zaharya da Sultanahmet’idir. Yahya Kemal 18. yüzyılın başında ulus-devlet dönemi başlarken çokuluslu bir imparatorluk olan Osmanlı…

Gün
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım665 okundu
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım665 okundu

Gün

Erhan - Kas 02, 2017

Vakit geldi. Ben mekâna biraz geç intikal ettiğimden sadece arka sıralarda yer kalmış olduğunu gördüm. İşime gelir. Oturdum ve üzerine almak istediğim kitapları yazdığım not defterimi çantamdan çıkardım.

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım516 okundu
Hikâyat
0 paylaşım516 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Yorum Yaz

Your email address will not be published.