Pandora

Tek odalı evine varınca ayakkabılarını çıkartıp hemen mindere oturdu. Birkaç minder, bir yatak, bir sehpa, televizyon ve bir bez dolaptan ibaret odasına sandık da eklendi.

avatar
20 Ocak 2017
3 Paylaşım 834 Okunma

Alarmı olabildiğince erteleyip olamadığınca da kendi imkanlarıyla uyuyakalınca, gözlerini açmasıyla yatağından fırlaması bir oldu. Aceleyle giyinip dakikalar içerisinde evinden çıktı ve otobüs durağına doğru koştu. 20 dakika boyunca durakta beklemesi bu koşuşturmalarını anlamsız, sövgüleri anlamlı kılmıştı. Bir kargo fabrikasında paketlemeden sorumluydu, sorumsuz biri olmasından dolayı sıfatlarının yarattığı bu ironi onu eğlendiriyordu. Günlük hayatında çevresindeki çelişkileri fark etmek zevk aldığı birkaç şeyden biriydi. Durakta durması sıkıcıydı mesela. Tükenmez kalemlere bayılır, duvarlardaki “Buraya İlan Yapıştırmak Yasaktır” afişlerini keyifle okurdu. Şimdi ise sorumsuz bir sorumlu olarak durakta duruyordu. Çevresine şöyle bir bakınıp sabahın erken saatinde kendisi gibi durduğu yerde bir yerlere yetişmeye çalışan, yüzlerinde çoktan sabahın getirdiği gerginliğin ve otobüsün gecikmesiyle büyüyen öfkenin yer edinmiş olduğu insanları inceledi. Yeni bir güne umutla değil uykuyla başlamak istiyor insanlar, diye düşündü esnerken. Sonunda otobüs gelmiş, 50 dakika gecikmeyle fabrikaya varmıştı. Çoktan yerlerini almış iş arkadaşlarına görünmemeye çalışarak hızlı adımlarla kendi bölümüne doğru ilerledi. Paketlemede tek kişi olduğundan o gelene kadar birini yerine koymuşlardı, bu geç kalmaların sıklığına onu kovmakla değil, duruma kendince çözüm üreterek karşılık vermişti şefi. Geç geldiği kadar geç çıkıyordu tabii. Bugün de 1 saat gitti, diye içinden hayıflanarak işinin başına geçti. Eve vardığında biraz belgesel izleyip uyuyakalırdı. Tekrar işe geç kalacak kadar uyuyakalırdı hatta. Günde en az 10 saat uyuyor yine de kendine yetiremiyordu. Giden 1 saatine üzülüp o sürede görebileceği rüyaları düşünerek sırayla kutuları paketleme makinesine yerleştirdi.

İşini severek yapıyordu diyemeyiz, sadece bir merakla yapardı. Her gün önüne düşen yüzlerce büyüklü küçüklü kutular; nereye, kimlere gidiyor, içlerinde ne var, kim gönderdi? Etiketlerinde bu bilgilerin çoğu yazardı ama o saatlerini harcadığı bu yerdeki tek eğlencesini gerçeğin eline bırakamazdı. Her kutu için bir hikâye yazar, bazılarını kendisine gönderdiği bile olurdu. Bu koli rengi kolilerin her biri onun için birer yaşamdı. Birilerinin bir diğerini önemseyerek ona bir şey göndermesi, hayat denen şeyin sadece televizyonlardaki bir kurgudan ibaret olmadığının kanıtıydı. Kendisi yalnızca uyuyarak günlerini geçirirken, gerçekten yaşayan birilerinin varlığı ona hayatı biraz olsun hissettiriyordu.

Öğle arasından yeni dönmüştü ki kolileri makineye yerleştirmek için ilerlerken bir şey fark etti. Önce etrafına baktı, ama kimse o tarafla ilgilenmiyor gibi duruyordu. Üst üste yığılmış kutular arasında koli rengi olmayan, zümrüt yeşili, narin ve bir o kadar da gösterişli kutu dikkatini çekmişti. Buna kutu demeye dili varmıyordu çünkü öbürleriyle aynı sınıflandırmaya sokmak ona hakaret olurdu. Bu işlemeli sandığa yaklaşıp dokunmadan gözleriyle inceledi. Bakışları güzelliğini bozacakmışçasına ürküyordu bir noktasına birkaç saniyeden fazla bakmaya. En sonunda dayanamayıp eline aldı, böyle bir şeyi teslim alacak şanslı kişinin ismini aradı ama hiçbir yerinde etiket yoktu. Bunu fark edince rahatladı fakat sonra bencilliğinden dolayı kendine kızdı. Sandığı hemen bir köşeye ayırıp hızlıca o günkü kutuların sayımını yaptı ve listedeki sayıyla eşleştiğini gördü. Davetsiz misafirine uzaktan kaçamak bir bakış attıktan sonra patronunun yanına gidip kötü hissettiğini söyleyerek erken çıkmak için izin aldı. Kimsenin görmediğinden emin olarak sandıkla birlikte seri adımlarla fabrikadan ayrıldı.

Tek odalı evine varınca ayakkabılarını çıkartıp hemen mindere oturdu. Birkaç minder, bir yatak, bir sehpa, televizyon ve bir bez dolaptan ibaret odasına sandık da eklendi. Öyle bir sandık ki, odayı ev gibi gösteriyordu. Sandığa ancak dikkatlice bakabilme fırsatını bulmuştu. Çok büyük sayılmamasına rağmen sandığı eline alıp sallayınca derinlerden gelen bir tıkırtı duydu. Tekrar kapağını incelerken kilidin üzerinde ufakça yazılmış yazıyı fark etti. Evde büyüteç var mıdır diye düşündükten hemen sonra bu düşüncesine güldü. Aklına bardağı geldi ve hızlıca tezgâhtan kapıp tekrar sandığın başına döndü. Bardağın tabanını kullanınca yazı biraz daha görünür oldu. “Pandora estscriptorPithos” Latince bilmese de izlediği belgesellerden birinde Pandora’nın Kutusu’ndan bahsedildiğini hatırlıyordu. Yazıyı görünce ürktü çünkü efsaneye göre Pandora’nın Kutusu içinde insanlık tarihinin en kötücül şeyini saklıyordu. O zamanlar kadın çıkmıştı kutunun içinden. Güldü tekrar. Saçmalıyorum diye düşündü ama hala ürpertisi geçmemişti. Eğer sahiden Pandora’nın Kutusu diye bir şey olsaydı o, bu sandık olurdu. Sakinleştikten sonra sandığı bir kez daha eline aldı. Aldığı gibi minderin üzerine atması bir oldu çünkü sandığın içinden dışarıya doğru bir basınç hissettiğine emindi. Bu sefer gerçekten korkmaya başlamıştı ama merakı üstün geldi ve dokunmadan da olsa, tekrar incelemeye koyuldu. Açmak istiyorum ama açmak istemiyorum. Bu çelişki eğlendirmemişti bu sefer. Buna da kendince bir hikaye yazıp, kafasında belki de Olimpos’a kargolayarak, kutunun kendisini de bulduğu yere geri mi bırakmalıydı yoksa sadece açmalı mıydı? Çelişki, ikilem, merak. Hiçbirini sevmiyordu artık. Sandık şimdiden kimliğini almıştı kendisinden, açsa neler olurdu? Açsam neler olur? Açsam? Bunun pişmanlığıyla yaşayamayacağına karar vererek merakın zaferini kutlamasına izin verdi. Sandığı eline alıp kilidini kurcaladı ve açabileceğine kanaat getirdi. Dolabından bir tel bulup açmaya girişti ki daha uğraşmaya başlamadan kilit açıldı. Zaten bugünün hayra yorulacak bir tarafı yoktu, ne olacaksa olsun diyerek kendisi için küçük belki de insanlık için büyük bir hareketle kapağı yavaşça açtı. Kapağı açmış, gözlerini kapamıştı. Herhangi bir alev hissetmedi veya çığlık duymadı. Aksine, sanki her şey susmuştu. Pencereden gelen sokak sesleri bir anda kesilivermişti. Gözlerini, sandığı açtığından daha da yavaş bir şekilde açtı. Başını eğip baktığında neredeyse sandığın dıştan görünümünün iki katı derinliğindeki zemininde, bir karaltı gördü. Bir canlıdan çok nesneye benziyordu. Tüm cesaretini toplayarak kolunu sandıktan içeri soktu ve mor kadife üzerindeki siyah şeye uzandı. Sandıktakini çıkardığında hala tek parça olduğuna sevinemeden elindekine bakar bakmaz donakaldı. Bir geri sayım sayacına benziyordu: 01:13:02    01:13:01   01:13:00

İlginizi çekebilir

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)
Müzik
21 paylaşım1,115 okundu
Müzik
21 paylaşım1,115 okundu

Zaharya (- 1740?) (Mir Cemil)

Mücella Yazan - Oca 01, 2018

Itri musikimizin Süleymaniye’si ise, Zaharya da Sultanahmet’idir. Yahya Kemal 18. yüzyılın başında ulus-devlet dönemi başlarken çokuluslu bir imparatorluk olan Osmanlı…

Gün
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım988 okundu
Etkinlikler, Kitâbiyat
3 paylaşım988 okundu

Gün

Erhan - Kas 02, 2017

Vakit geldi. Ben mekâna biraz geç intikal ettiğimden sadece arka sıralarda yer kalmış olduğunu gördüm. İşime gelir. Oturdum ve üzerine almak istediğim kitapları yazdığım not defterimi çantamdan çıkardım.

Bir Düğümün Arefesinde
Hikâyat
0 paylaşım772 okundu
Hikâyat
0 paylaşım772 okundu

Bir Düğümün Arefesinde

Hayat Can - Eyl 04, 2017

Bölünmüşlüğün verdiği ıstırapla televizyonu açtım. Rağbet görmediğini tahmin ettiğim tahmin ettiğim bir kanalın bozuk yayını odanın içerisine Malena'nin sessiz haykırışlarını yayiyordu.

Yorum Yaz

Your email address will not be published.